HİKAYELER                                                                          anasayfa

Uçurumdaki Gözyaşı


Yolun sonundaki kulübeden sağa dönerek patikaya tırmanan adam, tıkanan nefesini öksürerek açmaya çalışırken bir yandan da terini siliyor, sol eli belinde, sağ eliyle gözüne siper yapıp, güneşin parladığı tepeye doğru bin bir umutla bakıyor, dalıyor düşünüyor; tepede süzülen martıların sesleri cinayet gibi! Tüm güzelliği bozuyor, futursuzca, martıların ecdadı .....yor, hareketli kasvetli kara bulutlara da bi küfür savruldukdan sonra baston gibi dal parcasını destek ederek yola devam ediyor. Uyuz bir köpek, havlayarak koşuyor. Hassittir tam da zamanı diyerek, bir iki taş fırlatıyor korkarak. Çetin ceviz olduğunu anlayan köpek, kuyruğunu pısıp farklı bir yöne doğru giderek adamı rahatlatıyor.

Aklına çocukluk günlerindeki sekerek koşması, zıplayarak atlaması, düşmesi , kalkması geliyor, iç geçiriyor...Satmışım anasını; (yolun) yarısındayız ömrün , tükeniyor yavaş yavaş. Enerji azalmış, çeviklik azalmış, nefes daralmış, kıç baş, kilo nebilim yok işte. Tıslayarak, yolun taşlarını savurarak devam etmeye çalışıyor, rahvanca. Hafiften bildik bir türkü mırıldanıyor:

Şu dağların yükseğine erseler
Lale sümbül mor menevşe derseler,
Bir güzeli bir çirkine verseler,
Güzel ağlar çirkin güler bir zaman...


Bu ne ya, nerden takıldı bu türkü de, diye hayıflanıyor.

Bir zaman ...ah bir zaman, zamanın bol, heyecanın çok, gençliğin fena sayılmaz olduğu günler, diye düşünüyor... cıgarasının savrulan külü gözüne kaçıyor; tam da sırası. Yaşarırken gözleri külden, iyice melülleşip biraz da ağlamaklı oluyor. Aahhhhhhh zaman geçmiş, zaman eski zaman, kötü, köralasıca zaman . İlacı olacaktı her şeyin, diye sesli sesli düşünüyor. Ne ilaç oldu ne bişey. Zamana yenik düştüm, diye bağırıyor. Sanki martılara, kuşlara, köpeğe, böceklere havaya suya: Tükenmişliğin sıkıntısı...Ağlamaya başlıyor ciddi ciddi. Hüngür hüngür. Yürüyüşten vazgeçerek olduğu yere çöküyor, bağdaş kurmuş, sırtı tepeye dönük, geldiği yöne, aşağıdaki hayata, ufka, toprağa. Belli belirsiz her yöne bakıyor. Elinde kırık bir dal parçası, toprağı delercesine bıçak gibi saplamaya başlıyor, dalın kırılması iyice sinirlendiriyor, yumrukluyor toprağı. Hıçkırıklar öksürmelere karışıyor. Ceplerini karıştırıyor, bulamamış gibi yapıp biraz daha arıyor sigara paketini. Sanki zaman kazanacak. Zamana ihtiyacım vardı, diyor belli belirsiz. Yakmıyor, ağzında dolandırıyor. Gözyaşları bardaktan boşalırcasına artık. Bağırıp çağırmayı da kesiyor. Kesik kesik, içli içli, yanık yanık, özenerek ağlıyor. Hep hakkını vermek istediği gibi yaptığı işlerin, daha iyi ağlıyor. Bitmemeliydi, diyor sessizce.

Doğanın güzelliği birden duygularını depreştiriyor; bitmemeliydi, diyor. Kararını gözden geçirme isteği geliyor aklına, vazgeçiyor. Dönmemesi gereken bir yerde,yapması gerekeni, istediğini istemediğini, istemediklerini, isteyip de yapamadıklarını, olmayanları olamayacakları aklından geçiriyor. Tekrar yola koyuluyor. Tepeye az kaldığını görerek gözleri ışıldıyor. Rahatlıyor. Bi sigara daha çıkarıp bitmemiş sigarasıyla yakıp, mutlu mutlu tüttürüyor.

Arkada bıraktıkları, en değerli varlıkları, sevdikleri sevemedikleri, sevenler sevmeyenler, küllenen aşklar, kor gibi yanmış sessiz sevdaları geliyor. Nefret duyguları kabarıyor. Vazgeçiyor düşünmekten... Zaten düşünüldü, tartışıldı...Başa dönmenin imkanı yok, zaten dönülse de değişen bir şey yok... Sonuç belli, diyerek kalan yolunu bitirmeye koyuluyor.

Aşağıdaki manzara zaten bildik, ürpertici. Kayalar dik, yüksek, gri, soğuk. Rüzgarın sesi dalga sesleri ile karışmış, yosun kokusu, tuz kokusu ferahlıkla beraber çekiyor kendine. Altta yalçın kayalar ... Yırtıcı, korkucu, ezici. Bayıltıcı, can alıcı kayalar, kayalıklar. Hani tam, atlasan düşecek yerde durmakta. Yaşamın hangi noktasında, şarkının hangi mısrasında, şiirin hani kıtasında olduğunu düşünüyor. Masal mı, hikaye mi, film mi. Yaşadıkları, yaşattıkları, mutlu mutsuz ettikleri, hayalinden hızlı hızlı geçip gitmeye başlıyor. Bir daha gözden geçirmeli miydi yapacağı şeyi? Bir daha, bir daha.
Var mıydı son dakikada aklına gelen, gönlünde kalan, arkadan, "Aah keşke!" diyen...

Gözü arkada kalır mıydı...
Arkaya doğru baktı. Kimse yok yalnızdı... yapayalnız ...yılları gibi...Boğazındaki düğüm daha da sıkmaya başladı. Aklına gelenler vardı...Gözyaşları inceden inceye süzülmeye, göz pınarları çağlamaya başladı.
Anne diyebildi kısık sesiyle.
Anne, anacığım, diyebildi boşlukta yürürken.

Mozan
2005 mart

Bir Pazar Sabahı


Namazın ardından biraz daha uyumuşum, ve bu sabah da işe gitmem gerektiğini hatırlattı bana saatim. Çalar çalmaz uyandım, hazırda bekliyor gibi bu sesi. Elimi uzattım. Saatin sesine kulak verir gibi oldu, kapattım hemen ve öylece devam etti uykusuna. Sanırım yorgundu bu defa. Bir süre başucunda bekledim. Uyanacak korkusuyla okşayamadım saçını, derin bir iç çektim! Öpemedim ya, izleyedurdum o masum tebessümü. Kalbinin güzelliği yüzündeydi sanki. Doyamadım da gitmem gerekiyordu, çıktım odadan iki satırla halimi bırakıp bir kağıda..
Ilık bir duşun ardından hemen üstümü giyindim. Buruktu içim, pazar kahvaltısını beraber yapamayacaktık bu defa. Ne kahvaltı hazırlamak geldi içimden, ne oturup bir şeyler atıştırmak. Evden çıkıyordum ki, gözüm mutfağı aldı. Yemek masası kuruluydu. Şaşırdım. Sanırım akşam hazırlamıştı bebeğim, ama ben nasıl fark edememiştim. Oysa dün benden de erken yatmıştı. Ah bu yorgunluk, çok mu yıpranıyordum işyerinde.
Her şey güzel görünüyordu; Yeşil zeytin, beyaz peynir, vişne reçeli, tahin helvası, meyve suyu ve bir not;
“Sabahleyin kahvaltını yapmadan gitme hayatım, beni seviyorsan!”
Gülümsedim..
Dün akşam “Giderken beni de uyandır” deyip duruyordu. Ah yarim kıyabilir miyim o güzel uykuna. “Kahvaltıyla mutluluğun bir ilişkisi olmalı” derler ya, bugün bunu hissettim en içten. Gözümü açınca sabaha izlediğim güzeller güzeli sevgili, ılık bir duş, güzel bir kahvaltı ve portakal suyu.. mutluydum.. Çıktım evden dualarla…


* * *



Yoldayım, ona gidiyorum, kalbimde o hiç alışılagelmeyen heyecan yine başlıyor işte.. Çok ağır ilerleyen bir trafik var. Sinirleniyorum biraz. Epeyce geç kalmışım ki sürekli arıyor telefondan. Sonunda açıyorum, “Nerdesin canım hani beraber alışveriş yapacaktık” diyor. “Tamam geliyorum şimdi” demeye kalmadı.. Bir ses duyar gibi oldum.. Uykumun en derin yerinden çekip alır gibi beni.. Saatin sesi..
Ancak birden kesildi!
Rüya olduğunu fark edince gözlerimi alacaktım ama açamıyordum bir türlü.. Ardından hissettim, rüyada kavuşamadığım eşim her günüm gibi işte yine yanı başımda.. Anlıyordum; beni izliyor, nefesi tenime değiyordu. Açmadım gözlerimi, bekledim öylece sanki görür gibi onu.. Sarılmak geldi içimden, “Bugün pazar, işe gitme” demek! Çok geçmedi sanırım bir şeyler yazdı kağıda ve sessiz sedasız çıktı odadan. Yavaşça gözlerimi açtım, banyoya girmişti balım. Kağıda baktım; iki satırdı, okudum,öptüm kokladım!
Biliyordum kahvaltı yapmayı düşünmeyecekti bile, hemen çıkacaktı evden. Ama yarim beni uyandırmaya bile kıyamazken, ben nasıl aç susuz gönderirdim onu.. Alelacele kalkıp, kahvaltı hazırlamaya koyuldum. Bir heyecan sardı içimi. Acaba duştan çıkmadan yetiştirebilecek miydim. Elim ayağıma dolandı bir an, yoo hayır çay olmazdı! Anlamasın istedim uyandığımı, Portakal suyu sıktım. Ve bir not bıraktım masaya;
“Sabahleyin kahvaltını yapmadan gitme hayatım, beni seviyorsan”
Ardından parmak ucuyla geçtim banyonun önünden, Dışarıda yaramazlık yapan çocukların eve girişleri gibiydi halim. Hiçbir şey olmamış gibi sessizce yatağıma uzandım ve uyumuyordum ya aklım içerde kaldı, gözlerimi yumdum.. Bekledim.
İşte çıkmıştı banyodan, bir süre ses gelmedi hiç, ve çok geçmedi, zor da olsa kapının kapanma sesini duydum. Hemen kalktım. Sabah ezanına yağan yağmur dinmişti artık, serinlik vardı günün ilk ışıklarında, ve kapalıydı hava. İsterdim öpüp, koklayıp yola koymayı ya, şimdi uyandığımı bilse üzülecekti belki, en masum haliyle beni izlediği için. Balkona koştum. Ve panjurun aralığından kocamı işe uğurladım, dilimde duam elimde iki satırıyla;

“Uyandırmaya kıyamadım,
Günaydın bebeğim!”
 

 

 

 

Gözü Açılmış Bir Türk



Sami, telefonun ucunda Hulusi beyin sesini duyunca bir huzur hissetti.

-Hulusi bey, sesinizi duyana kadar yaşadığınıza inanamadım doğrusu.

-Merak etme delikanlı, biz eski toprağız.

-Fakat, bir patlama sesi duymuştum, telefon konuşmamız kesilmeden hemen önce.

-Arabaya dikkatlice bakmak için yanaşmıştım. Yanıp sönen ışığı farketmemle, kendimi geriye atmam bir oldu ama telefonu düşürmüşüm.

-Geçmiş olsun. Gazetelere hiç bir haber yansımadı.

-Bir sonuç elde etme durumumuz/ihtimalimiz yokken kendimi deşifre ettirecek bir habere izin verir miyiz sanıyorsun. Gerekli tedbirleri aldık. Neyse..., sen köşe yazılarına devam ettin bu arada.

-Evet, yakalanma ihtimaline karşılık, bir kaç arkadaşı organize ettim, ona mail at, o diğerine fakslasın filan derken şu ana kadar atlattık. Yine de köşe yazılarımın kapatılmamasına şaşırdım.

-Merak etme , bundan sonra da kapatılmayacak.

-Hayırdır, ölüm emri var diye köşe bucak kaçarken ne değişti.

-Birincisi, senin hakkındaki emri araştırttım, hiç bir aşamadaki yetkili emri sahiplenmedi. Bizi kullanmaya çalışan bir köstebek sistem oluşturulmuş. Sonra senin hakkında güvence verdim üstlerime + yazılarını ilettim. Vatan hainliği ile uzaktan yakından ilgin olmadığını, yabancı güçlerin sana karşı olduğunu söyledim. Önce nazlandılar, "Bakarız" dediler ama bölgedeki son gelişmeler üzerine, senin yazdıklarının da kendi fikirleriyle örtüştüğünü ve korunmam gerektiğini bizzat bana ilettiler.

-Ciddi misiniz ?

-Kesinlikle.

-Yani yazılarımda özgür müyüm ?

-Özgürlüğün, korunma sınırları içinde.

-Yani ?

-Bizim teşkilat açısından sorun ortadan kalktı ama yazdıklarının rahatsız ettiği çevreler var. Korumamız altındayken daha dikkatli olacaklardır ama dikkatli olman şart. Ve en önemlisi, her ne kadar biz senin yazmanı istesek de, kendi can güvenliğin için yazmak zorunda değilsin.

-Benim yazmada ki tek şartım...

-Can güvenliği mi ?

-Onu da isterim elbet ama asıl şartım vatan için iyi olanı, doğru olanı yazabilmek. Kimsenin oyuncağı olmamak, şahsi menfaatler için yazmaya zorlanmamak.

-Tamam Sami, biz destek olacağız ama ön plana çıkamayız. Yani, yazılarınla ilgili medyada bir tartışma çıkarsa, biz taraf görünme şansına sahip değiliz ama güvenliğine sonuna kadar destek oluruz.

-Ve bilgi desteği.

-Amirlerimin izin verdiği kadar bilgi desteği.

-Onlar da kendi yazdırmak istediği bilgileri verirler.

-Ben senin süzme yeteneğine güveniyorum. Zehirden şifayı çekip alırsın.

-İnşallah.

-Nerdesin ?

-Sibirya...

-???

-Şaka canım, Ankara`dayım.

-Aldırayım mı seni?

-Merak etme, tebdili kıyafet dolaşmaya alıştım, gelirim. Gerçi yeterince başarılı değilim ama sizin teşkilat peşimde olmadıktan sonra gelirim İstanbul`a.

-Gelince bu numaradan ararsın, görüşmek üzere.

***** ****** ****** ****** ******

Sami, "Bu kez gerçekten kuş gibiyim" diye mırıldandı. Bir gazete alıp, acilen İstanbul`a doğru yola çıkmak için AŞTİ dolmuşuna bindi. gazeteyi açtı, okumaya başladığında rahatlamış yüz hatları tekrar kasıldı; `Teröristlerin saldırısında 12 askerimiz şehit oldu". Ağlayan analar gözünde canlandı, ve Irak`ta, Kandil dağında çöreklenmiş bir karayılanın gülüşü iliklerini dondurdu. Hırsla düşündü, "Piyonlar çok güçlü, biz niye böyleyiz, ülkemizi bölmeye çalışanlara karşı niye sessiz kalıyoruz." AŞTİ`ye vardığında Hulusi beyi tekrar aradı;

Hulusi bey bu kadar çabuk bir telefon görüşmesi beklemediğinden şaşırmıştı. Sami hemen açıkladı.

-Kendi derdimden gazete bile okuyamamıştım bu gün. Az önce okuduğum gazetede kötü haberi öğrendim. Geldiğimde bana Güneyimizde neler döndüğü hakkında bilgi vermen mümkün mü ?

Hulusi bey bir an sustu;

-Evlat, tehlikeli konulara yelken açıyorsun.

-Yıllardır sakin limanlardaydım ama eğitimli cahildim. Fırtınaya dalmazsam gerçekleri görme şansım yok ki.

-Gel evlat, gel konuşalım.

***** ****** ****** ****** ******

Sami otobüste hüzünlenmişti, şehit olan eski bir tanıdığı aklına geldi. Tanıdıkları olduğu halde, torpil işleyip işlemeyeceğini denememiş, "Ben ordumuzda böyle bir torpil olduğuna inanmam, eğer varsa da ben istemem. Şerefimle giderim, öleceksem de şerefimle ölürüm". O zamanlar ona gülümseyip geçmiş, şehit olduğunu öğrendiğinde bile onun duygularını yeterince anlayamamıştı. İçinden geçen düşünce gözlerinde iki damla yaş oldu; "Senin gibiler sayesinde ben rahatmışım meğerse, senin gibiler sayesinde balkonumda kitap okuyabiliyor, sinemaya gidebiliyormuşum meğerse. Affet beni".

***** ****** ****** ****** ******



Akşamüstü İstanbul`a vardı. İneceği saati yaklaşık olarak haber verdiği Hulusi bey onu bekliyordu. Önceki karşılaşmalarına göre daha samimi olarak sarıldılar. Birbirlerine güvenen iki vatansever olarak, bir an durup birbirlerini süzdüler.

Yola çıktıktan sonra, kısaca başlarından geçenleri birbirlerine anlattılar. Sami, Hulusi beyin hem kurtulmasına sevinmiş, hem de kendisi hakkındaki emrin kaynağını örgüt içinde arayıp, kaynaksız/sızma bir emir olduğunu öğrenmesi konusundaki gayretlerine minnettar kalmıştı.

Hulusi bey, yan gözle baktı;

-Yorgun musun ?

-Hayır, aranmadığımı öğrenince stresim geçmiş, otobüste sıkı bir uyku çektim.

-Bu akşam seni bir dostuma götüreceğim ama bazı şartlarım olacak.

-Hayırdır, "konuştuklarımız aramızda kalmalı" mı diyeceksin

-Hayır, tanıştıracağım arkadaş da saklanan biri. Sadece duyduklarını yazılarında kullanırsan, onun bulunmasına yol açmaya özen göster.

-Tabi ki. Kimdir, necidir.

- Bir İngiliz casusu.

-Oooo, çevrem casuslarla çevrilmeye başladı.

Sami`nin gülümsemesine, Hulusi bey de hafifçe gülümseyerek cevap verip, konuya döndü.

-Kendisi, İngiliz haber almanın Orta Doğu masasında görevliydi. Ülkesine yıllarca hizmet verdi. Bu işlerde bazen tesadüfler yakanıza yapışıyor. Onunla, Rusya`nın dağılması esnasında Türk Cumhuriyetlerindeki görevlerimde tanıştım. Her ikimiz de Rus`lara karşı bilgi topladığımızdan, bir tür ortak gibi davrandık, sınırlı/kontrollü de olsa ufak bir bilgi alışverişimiz oldu.

- Ajan`ın ajanla dost olabilmesi kolay değildir sanırım.

-Yok, güven aşamasını kolay geçmedik. Güven aşamasından sonra da, "İhanete girer" diye, ülkelerimizin zararına olabilecek bilgi paylaşmadık. Fakat insan bazen karşısındakinin duygusallığını, insancıllığını fark edebiliyor. Ülkesinin yaptıklarını yanında konuştuğumuzda asla rahat olmuyordu. Bardak içinde taşmıştı ama sanki duyguları akacak bir dere, bir nehir yatağı arıyordu.

-Bir İngiliz casusundan bahsediyoruz değil mi ! Hani şu insan haklarına verdikleri önemle anılmak istene ülke.

-Evet, eski başbakanları Blair, kamu oyu önünde öyle bir çizgi çizmeyi seviyordu ama maalesef gerçekte yaşananlar, menfaatlerin insani değerlerin önüne geçtiğini gösteriyor.

-Sanırım size önemli şeyler anlattı.

-Elbette ama söylediğim gibi bu kaynak tamamen gizli.

-Teşkilatınızdan da mı gizli.

-Teşkilattan da gizli. Onun sözleri teşkilatı hedeflerine hizmet etmez, aksine onun bizle bağlantılı olduğu veya bizde saklandığı duyulursa ülkemiz büyük ama gizli baskılara, oyunlara, güçsüzleştirmelere maruz kalır.

-Niçin ?

-Bazı dokunulmazlar vardır -içime sindiremesem de - Türkler veya Müslümanlar hakkında istediğin iftirayı atabilirsin uluslararası sahada gerçekmiş gibi davranılıp senden savunma yapmanı isterler ama bazı ülkelerin gerçek işkencelerinden bahsetsen sen dışlanırsın.

-Örneğin ?

-Son örnekleri Ecevit`in başbakanlığında yaşamıştık. Sanırım hatırlarsın, İsrail`in Filistinlileri öldürmesi hakkında "soykırım" ifadesini kullandı diye ülkemiz üzerine çok büyük bir baskı oluşturuldu.

-Hatırlıyorum, "Borsa, ekonomi çökmek üzere, maaşlar ödenemeyebilir" gibi haberlerin ardı arkası kesilmiyordu.

-Ecevit`in "sözlerim yanlış anlaşıldı" demek zorunda kalmıştı. Neyse geldik, işte şurdaki evde kalıyor misafirimiz.

Bir köy kenarındaki eve yaklaşmışlardı. Arabayı görünce kıyafetinden Türk köylüsü sanılacak birisi evden çıktı. Sami arabadan inerken usulca sordu;

-İsmi ne ?

-Biz ona Türkçe bir isim taktık ama köylüler gerçek ismi sandığı için ve Balkanlardan göç etmiş bir Türk sandığından sorun yaşamıyoruz. Sen o ismi de öğrenme, yabancı kimse yokken Oswald diyelim.

-Yabancı biri olursa ?

-İsim kullanma, taktığımız ismi duyarsan da unut. Onun güvenliği kolay değil.

-Ben Rusya`nın casuslarını yok ettiğini duymuştum.

-Evet diğerleri kolay duyulmaz zaten. Unutma ki haber ajansları sadece haber vermez, yönlendirme de yapar. Güneydoğumuzdaki terör olaylarını, çocukların, kadınların öldürülmesini nasıl haber verirler Avrupa`ya bilir misin ?

- ???

- En sert olanı bile "Gerillalar, Türkiye`ye saldırdı." şeklinde verir. Onlar için Türk`ün, Kürt`ün, çoluk çocuğun ölmesinin önemi yoktur.

Hulusi`nin Oswald dediği adam köylü kıyafetleriyle yaklaştı, bozuk Türkçesiyle "Hoş geldiniz" dedi. Telefonla önceden haber verdiğinden, Sami`ye karşı rahat davranıyordu. Araba`yı evin yanına park etmiş, eve girmişlerdi bile.

Kısa bir tanışma faslından sonra Hulusi bey;

-Sami bey uzak yoldan geldi. Seni dinlemek, ufkunu genişletmek istediğini söyledi. Senin için de uygunsa Oswald.

Oswald, şöyle bir dalgıca durdu. Bunu yanlış anlayan Sami;

-O kadar acil değil. Başka zaman müsaitseniz de olabilir.

Oswald;

-Bir sürü takma ismim oldu. Bunlardan biri de Oswald. Bunu niçin seçtim biliyor musunuz ! Oswald, "Tanrının kanunu" demektir. Bu kanun benim için de işlemeye başladı. İngiliz haber alma eninde sonunda beni bulacak ama önemli olan doğruyu yapmak değil midir ?

Hulusi bir şeyler söylemek istedi, vazgeçti. Oswald devam etti;

-O kadar işkence çekmiş, zavallı insanlar gördüm ki. Onların gözündeki acı beni uyutmuyor.

-İngiltere`de mi ?

-Hayır, gönderildiğim ülkelerde. En son Özbekistan`da.

-Yine mi Müslüman bir ülkeyi suçlayacaksınız?

-Müslüman mı ! O ülkenin hapishaneleri işkence yapılan Müslümanlarla dolu.

-Hadi canım.

-Hulusi bey kısaca sizden bahsetmişti.

Sami gülümsedi;

-Umarım kötü bir şey söylememiştir.

-Hayır, benim gençliğim gibi, körü körüne batı hayranı olduğunuzu söyledi.

-???

- Türkler barbardır, Müslümanlar barbardır. Uygar batı için bu barbarlar kontrol altında tutulmalı, gerektiğinde acımasız davranmalıdır.

-Ben bu şekilde hiç düşünmedim.

-Bu benim gençliğimde, bizlere öğretilenlerdi. Siz de ise nedeyse körü körüne batı hayranlığı öğretilmedi mi ?

Sami yine acıyla TV`deki doktoru hatırladı; " Kanserin ilacını sen mi bulacaksın. Bir ilacı olsaydı Avrupa`da ABD`de bulunurdu. Onlar bulamamıştı da sen mi bulacaksın". Vücudunun acıyla titrediğini hissetti.

-Bu konular beni de yaralıyor, İsrail tankları altında ezilen Rachel Corrie`nin yüzü gözümde canlanıyor.

Oswald kendini toparlamaya çalışarak ;

-Ne diyorduk, Kuzey Irak`ta neler olduğunu, neler döndüğünü merak ettiğini söylemişti Hulusi bey.

-Evet ama sizin kendi ülkenizden böyle soğumanıza, saklanmanıza sebep olan olayları da merak ediyorum.

-Pekala, önce o konuya değineyim. Bu bir birikim aslında. Ama her karşılaşmamda gözlerimi yumduğum, ülkemi özgürlükler ülkesi olarak görmeye devam etmeye çabaladığım bir birikimler yumağı. Ben sadece son görev aldığım ülkede yaşadıklarımdan bahsedeceğim.

Özbekistan`dan.

-Özbekistan`da ısrar ediyorsunuz.

-İsterseniz Fas`tan, Cezayir`den, Somali`den, Afganistan`dan, Pakistan`dan bahsedeyim.

-Hayır, karışmıyorum.

Sami`nin zoraki gülümsemeye çalışırak söylediği sözlerden sonra Oswald anlatmaya başladı.

-Aslında anlatacaklarım uzun değil ama Rachel Corrie`nin yarası zaten içimdeyken, Özbekistan`da da hiç ummadığım makamda birisi daha kendini , tankların olmasa da, kurtların önüne atarak tüm kariyerini, birikimini belki de hayatını riske atınca dayanamadım, kendimden utandım.

Özbekistan`da da çoğu ülkede olduğu gibi Müslümanlara baskı yapan iktidar, batıdan destek görüyordu. Bu ülkede Muhalefet yok, özgür medya yok, din ve ifade hürriyeti yok. Sadece ülkeden çıkmak için değil, bir şehirden diğerine gitmek için bile vizenin olduğu bir ülke burası. Baskı iktidarıyla varlığını devam ettiren Kerimov, batı desteğine ihtiyaç duydu, ABD ve diğer batı ülkelerini arkasına almak istedi. 2001`de ABD`ye üs kurma izni verince, yaptığı haksızlıklar, baskılar, işkenceler tamamen göz ardı edilir oldu. Mart 2002`deki Bush-Kerimov görüşmesiyle “Stratejik ortak” ilan edildi. Bundan sonra bizim başbakanımız, İngiltere başbakanı Tony Blair, 2003 başlarında Özbekistan`a silah ithalatı için açık çek verdi. Kerimov`a "Benden istediğin her silahı alabilirsin" dedi.

-ABD ve İngiltere Kerimov`un suçlarına gözlerini kapatıyor. Bunlar da demokrasiye önem veren özgürlükleri savunan ülkeler.

Oswald acı acı gülümsedi;

-Sadece bu iki ülke değil ki.

Hulusi bey üzüntüyle fısıldadı;

-Türkiye`den aldığı silahlarla Mayıs 2005`te Andican`daki o korkunç katliamı yaptı. İşkencelere göz yummalarına rağmen, kendi iktidarına yeterli destek vermediğine inandığı batı`dan kopup Rusya ve Çin`le işbirliğine yöneldiği o günlerde ortaya çıktı.

Oswald;

-Çoğu silahsız olan sivillerin katledildiği olaylarla ilgi birleşmiş milletler raporunda Andican olayları için bir görgü tanığının söylediği şöyleymiş; "Sokaklarda kan ve yağmur birbirine karışmıştı. Yağmur ve kan içindeydik."

Başını çaresizce iki yana salladı;

-Neyse biz bu katliam öncesinden bahsediyorduk.Kerimov politika oyunlarıyla istediklerini almaya başlamıştı. ABD`nin üs açmasına izin verince çok yüksek oranda dış yardım aldı ve bunun çoğunu da işkenceleriyle ünlü güvenlik kuvvetlerine aktardı.

-ABD ve İngiltere`de en azından basın özgür değil mi, bunlara baskı yapmıyor mu ?

-İşte burda, Filistin`liler için İsrail tanklarının önüne dikilen ve öldürülen Rachel Corrie`den sonra beni etkileyen kişi devreye giriyor. ingiltere özbekistan büyük elçisi Craig Morray. Ona çeşitli işkence haberleri ulaşıyor ve vicdanını yaralıyormuş zaten. 2002`nin ekim ayında uluslararası bir açılışta beklenmeyen bir konuşma yapmış. Müttefiki ABD büyük elçisinin renginin attığı söylenen o konuşmasında, Özbekistan`daki işkencelerden bahsetmiş ve gidişatın demokrasi yönde olmadığını söylemiş. O açılışta Murray, herkesin önünde, canlı canlı haşlanan tutuklulardan, politik ve dini nedenlerle hapsedilen binlerce insandan bahsetmiş. Bu söyledikleri İngiliz basınında destek görünce Blair onu görevden almaya cesaret edememişti. Emekli olduktan sonra ise yazdığı kitapta öğrendiği acı olaylara değiniyor.

Elindeki sayfası açık kitabı Sami`ye uzattı;

-Lütfen, işaretlediğim kısmı sesli okur musun;

Sami;

- Yaşlı adam korkudan titriyordu. Suçlananlardan biri torunuydu. Polis sorgulamasında torunu aleyhine verdiği ifade yüzüne okundu. Torununun Usame Bin Ladin`e vermek için soygun yaptığını ve Afganistan`a gidip El Kaide lideriyle buluştuğunu söylemişti.”

“Bu senin ifaden mi, diye sordu savcı. Yaşlı adam: Ama bu doğru değil. Bunu söylemem için bana işkence yaptılar, dedi. Torunuma gözlerimin önünde işkence yaptılar. Elektrik verdiler, testislerine vurdular, maske giydirip nefes alamaz hale getirdiler. Sonra kız kardeşini getirip tecavüz etmekle tehdit ettiler. Bizler iyi Müslümanlarız ama Bin Ladin hakkında ne bilebiliriz ki..”

“Dilubar Huderbigaynova. O, göstermelik yargılama kurbanlarından birinin kız kardeşi. Gözyaşlarına boğulmuştu. Kardeşi birazdan idam edilecekti. Nefretle doluydum. `Üzülme, elimden gelen yardımı yapacağım` demeye çalıştım. Ama ne yapabilirdim ki… Peki bir şey yapamayacaksam burada işim neydi ?

Sami, buğulanan gözleriyle kitabı geri uzattı.

-Somali, Afganistan, Küba`daki hapishaneler... Bu özgürlük savunucusu ülkelerin yaptıklarına, zalim diktatörlere desteklerine dayanamayacağım.

Oswald, bir ızdırabını boşaltır gibi derin iç çekişten sonra;

-Madem öyle, bu konuda son söyleyeceklerim olarak, Birleşmiş Milletler işkence raportörü Theo van Boven, 2002 yılında Caşlık`ı ziyaret ettikten sonra, "sistematik işkence yapıldığı"nı raporuna geçirmesi, bizimle birlikte o ziyarette bulunan Reuters muhabiri Dimitri Solovyov`un gazetesinde de yayınladığı; Akram İkromov adlı 29 yaşındaki bir mahkûmun, "Blair ve Bush`a söyle, Bosna, Afganistan ve Irak`ta yaptıklarının hesabını, Çeçenistan ve Özbekistan`da Müslümanların öldürülmesine destek olmalarının hesabını soracağız!." diye bağırması benim içimdeki yaraları büyüttü ve Craig`in bu cesur konuşmasıyla birlikte gerçekleri daha fazla görmemekten gelemeyeceğimi anladım. İstifa ederken biraz öfkeliydim. Aleyhlerine çalışacağımı düşünüp öldürülmeme ve suçun da Kerimov`a jest olsun diye Müslüman isyancılara atılmasına karar verilmiş. Eşyalarımı, evraklarımı toparlamak için gideceğim Özbekistan`a gidecekken, bir dostun bana haber ulaştırmasıyla, yolculuğun ortasında izimi kaybettirdim. Sonunda eski dostum Hulusi`ye ulaştım ve halâ yaşıyorum.

Hulusi bey, konuşmamaya katılmamak için gayret etmiş ama zaman zaman nemlenen gözlerini gizlemek için pencere kenarına gitmişti. Dışarıda rüzgar, kuru yaprakları oradan oraya savuruyordu.

Zor duyulan bir sesle;

-Gelelim Kuzey Irak`a ve olayların perde arkasına.

Dışarda rüzğarın uğultusu gittikçe artıyor, alaca karanlık tepelerden koşar adım iniyordu sanki.
 

 

Küçük Baca Temizleyicisi


okulun karşısındaki sokağın köşesinde, baca temizleyici bir çocuk vardı. çok üzüntülü bir hali vardı. ara sıra içini çekiyor, kirli elleriyle gözlerini ovuşturuyordu. üstü başı, yüzü gözü simsiyahtı.
birkaç kız yanına yaklaşıp neden ağladığını sordular. cevap vermedi, hıçkırıkları çoğaldı. kızlardan biri ısrar etti: "neyin var söylesene, niye ağlıyorsun?"
baca temizleyicisi küçük çocuk, başını kaldırdı. kirli yanaklarından süzülen yaşlar, yüzüne çok sevimli bir görüntü vermişti: "paralarım düşmüş!" dedi. "sabahtan beri baca temizleyerek otuz lira kazanmıştım. hepsini cebime koydum; ama cebimdeki delikten düşmüşler!...ustam beni döver. gündeliğimi vermez. eve ekmek parası götüremezsem annem de bana kızar!.."
daha fazla konuşamadı zavallı çocuk. başını koluna dayayıp ağlamaya devam etti.
küçük kızlar birbirlerinin yüzüne baktı. çocuğun anlattıkları hepsini üzmüştü. büyükçe bir kız, cebinden üç lira çıkardı. çevresindeki kızlara "benim cebimde sadece 3 lira var."dedi. "haydi bakalım, pamuk eller cebe! şu çalışkan çocuğun üzüntüsünü giderelim. otuz lirayı aramızda kolayca toplayabiliriz."
kızlar birbirine seslenerek yardım çağrısanda bulunuyordu. bu sırada genç bir kız geldi. ne olduğunu öğrenince tam on lira verdi. bütün kızlar, genç bir öğretmeni andıran bu iyi kalpli büyük kıza teşekkür edip onu alkışladılar.
yirmi beş lira toplanmıştı. beş liraya daha ihtiyaç vardı. içlerinden biri: "bakın, dördüncü sınıf kızları geliyor!" dedi, "onlarda para vardır!
kızlar, kalabalığı merak edip geldiler. onlara da çocuğun hikayesi kısaca anlatıldı. "bir lira, bir lira daha..." derken, gereken para kısa sürede toplandı. bu arada parası olmayan küçük kızlar, ellerindeki çiçekleri, ceplerindeki kalem ve silgileri hediye ediyorlardı.
küçük baca temizleyici şaşkınlık içindeydi. ağlamayı kesmişti. gözlerinden şimdi mutluluk taşıyordu. öğrencilere ne diyeceğini bilemiyordu. avucundaki paraları dikkatle cebine koydu. yerdeki çiçekleri topladı. baca temizlemek için kullandığı aletleri aldı. ıslık çalarak oradan uzaklaştı.
yürürken her halinden mutluluk okunuyordu.

 

Teklif


Konuşamıyorum. Sayıklıyorum. Bir gül yaprağı düşüyor dikenden. Gül dalında. Ağlıyor. Haykırıyorum. Dur, frene bas. İçimde ateş dansı, yalımlar yükseliyor bedenimden.. Sen, sen, sen hadi durma…

Kadehte satanistler, siyah sürmeli, şeytan cezbe tutulmuş. Gözlerimi kapatıyorum. Değişik bir şey yok. Herkes çıldırmış. Zerdüşt gibi dağa çıkmalıyım. Küllerimden yangın belki.

Bir çocuk zıplama teknesinde, neşeyle delirmiş. Gözleri kanlı. Elinde iğne. Hoppa hadi oynayalım.

Hoppa dememek için tuttuğum zincirler ellerimi kilitledi. Ne de iyi geldi.

Sarhoşum bildiğin üzere. Ama sen istedin. İçindekileri söyle dedin. Daha bir şey demedim. Ne bekliyordun benden? Hem dediklerimi anlaman için söylemedim. Delirme. Pardon delir, aslında o delilik noktasını ulaşmanı istedim. Sinir yok ama bu işin içinde. Çıkar at. Göğüslerinde küçükmüş. Aslında sana olan ilgim ‘hoppa’ kelimesinin altında yatıyor. Kaç kişi bunu dedirtir, bunu iyi düşün.

Bir bardak daha. Dur orda. Yeterince içmedim. Buna sen karışamazsın. İster berduş de, ister serseri. Umurumda değil. Gülden bahsettim. Kandan değil. Haykırmaktan bahsettim ölümden değil. İyi düşün. İlerleyeceksen benimle bir adım sonrası ölüm ve kan… Erdemlerinin, ahlaklığının, bilimselliğin, ruhun içine tüküreyim. Sarhoş olmaktan bahsediyorum. Uçmaktan. Düşündüklerinin önemli olmadığı bir diyar özlemedin mi hiç?...



Yeni bir bilinç. İstediğini yapabildiğin bir bilinç. Suç dünyası değil. Dumanların ve katıksız kendinin olduğu bir dünya.

Güvensiz biri değilim. Saçmalama. Çok Freud okuyorsun. Ben, kendimi anlatıyorum. Gözlerini kapat. Görüyor musun tasviri. Ne! Sevinç,güzellik ve yaşamak mı? Renkler mi? Ne aptalsın! Şeytan kılığına girmiş şu kıllı kadını görüyor musun? Gözlerimin önünden hiç gitmiyor. Örümceklerin böylesini gördün mü; Kapılarla, kuytu köşelerle uğraşmıyor, gözlerine, ruhuna ağlarını örüyor. Şu zıplayan şey bit değil! Yeni bir böcek türü.



Astımın ve cüce olman teklifimle ne alakası var? Bir daha görüşmeyelim mi! Hani ölüm hakkında tek seninle konuşabiliyorum deyince, buna sevindim demiştin. Sende aynısın. Şu ilk randevuda gülleri ve çiçekleri sevmiyorum diyen tiplerden.

 

Türkiye’de Kız Kaçırma Öyküleri


1960 yılıydı. Askerlik arkadaşım, tertibim Ahmet’in yanına Diyarbakır’ın bir köyüne gittim.
Askerlik anılarıyla, eğlenceli sohbetlerle günler geçiyordu fakat Ahmet’te hep bir durgunluk vardı. Ahmet uzaklara bakakalıyordu. Nedenini sordum Ahmet’e, ileriki köyden bir kızı sevdiğini söyledi; “iyi ya, isteyelim, olsun bitsin” dedim ; “olmaz! Kız, kanlılarımızın kızı” dedi.
Biz bu derdin hallerini düşünürken Ahmet’in ağabeysi Toza Köyü’nde büyük bir şölen olacağını, bütün aşiretin önde gelenlerinin orada bulunacağının ve soylu aileler için bir bahar şenliği kurulacağının haberini verdi bize.
Bu haberden sonra Ahmet “kızı kaçıracağım” demeye başladı. Kızı nereye ve nasıl götüreceğini hiç planlamamıştı. Sadece kaçırmayı düşünüyordu…
Ertesi günlerde Ahmet kıza “şölene hazırlıklı gelsin, kaçacağız” haberini yolladı.
Şölen günü gelip çatmıştı; herkes ayrı gruplar halinde yiyip içiyordu… Ahmet küçük bir çocukla kıza “şenlikten uzaklaş” haberini gönderdi. Uzaktan kızı görüyorduk. Kız şölen alanından uzaklaştı, biz de peşinden gittik; hasretle sarıldılar birbirlerine ve hemen bunları ben İzmir’e, kendi evime getirdim.
Ertesinde beni arıyorlardı Ahmet’in akrabaları; neden kimseye haber vermeden gittiğimi öğrenmek istiyorlardı…
Hemen imam nikahı kıyıldı.
Ahmet’e ne yapacağını sordum, kanlılarından kız kaçırmıştı ve ne yapacağını da bilmiyordu. Üç dört gün kadar sonra Ahmet babasını aradı. Şila’nın karısı olduğu haberini verdi.
Babası aşiret büyüklerine danışmış daha sonra, aşiret büyükleri biraraya gelmişler, barış yollarını aramaya başlamışlar… çözüm olarak kız tarafı Ahmet’in babasından “berdel” istedi. Yani Ahmet’in kız kardeşini, zorla, aşiret kararı olarak Şila’nın abisine verdiler.
Sonradan öğrendik ki Ahmet’in zorla evlendirilen kardeşine bir çok zulüm yapmış kocası “kız kardeşimi ağabeyin nasıl olur da kaçırır” diye… Günlerden bir gün bu acılara dayanamayıp asmış kendini Ahmet’in kardeşi…
Ahmet ise hâlâ kardeşine sebep olduğu acılarıyla yaşıyor…

Derleyen: Gökhan Doğanoğlu/Gürkan Adam