|
HİKAYELER
anasayfa
Uçurumdaki Gözyaşı
Yolun sonundaki kulübeden sağa
dönerek patikaya tırmanan adam,
tıkanan nefesini öksürerek
açmaya çalışırken bir yandan da
terini siliyor, sol eli belinde,
sağ eliyle gözüne siper yapıp,
güneşin parladığı tepeye doğru
bin bir umutla bakıyor, dalıyor
düşünüyor; tepede süzülen
martıların sesleri cinayet gibi!
Tüm güzelliği bozuyor,
futursuzca, martıların ecdadı
.....yor, hareketli kasvetli
kara bulutlara da bi küfür
savruldukdan sonra baston gibi
dal parcasını destek ederek yola
devam ediyor. Uyuz bir köpek,
havlayarak koşuyor. Hassittir
tam da zamanı diyerek, bir iki
taş fırlatıyor korkarak. Çetin
ceviz olduğunu anlayan köpek,
kuyruğunu pısıp farklı bir yöne
doğru giderek adamı
rahatlatıyor.
Aklına çocukluk günlerindeki
sekerek koşması, zıplayarak
atlaması, düşmesi , kalkması
geliyor, iç geçiriyor...Satmışım
anasını; (yolun) yarısındayız
ömrün , tükeniyor yavaş yavaş.
Enerji azalmış, çeviklik
azalmış, nefes daralmış, kıç
baş, kilo nebilim yok işte.
Tıslayarak, yolun taşlarını
savurarak devam etmeye
çalışıyor, rahvanca. Hafiften
bildik bir türkü mırıldanıyor:
Şu dağların yükseğine erseler
Lale sümbül mor menevşe
derseler,
Bir güzeli bir çirkine verseler,
Güzel ağlar çirkin güler bir
zaman...
Bu ne ya, nerden takıldı bu
türkü de, diye hayıflanıyor.
Bir zaman ...ah bir zaman,
zamanın bol, heyecanın çok,
gençliğin fena sayılmaz olduğu
günler, diye düşünüyor...
cıgarasının savrulan külü gözüne
kaçıyor; tam da sırası.
Yaşarırken gözleri külden, iyice
melülleşip biraz da ağlamaklı
oluyor. Aahhhhhhh zaman geçmiş,
zaman eski zaman, kötü,
köralasıca zaman . İlacı
olacaktı her şeyin, diye sesli
sesli düşünüyor. Ne ilaç oldu ne
bişey. Zamana yenik düştüm, diye
bağırıyor. Sanki martılara,
kuşlara, köpeğe, böceklere
havaya suya: Tükenmişliğin
sıkıntısı...Ağlamaya başlıyor
ciddi ciddi. Hüngür hüngür.
Yürüyüşten vazgeçerek olduğu
yere çöküyor, bağdaş kurmuş,
sırtı tepeye dönük, geldiği
yöne, aşağıdaki hayata, ufka,
toprağa. Belli belirsiz her yöne
bakıyor. Elinde kırık bir dal
parçası, toprağı delercesine
bıçak gibi saplamaya başlıyor,
dalın kırılması iyice
sinirlendiriyor, yumrukluyor
toprağı. Hıçkırıklar öksürmelere
karışıyor. Ceplerini
karıştırıyor, bulamamış gibi
yapıp biraz daha arıyor sigara
paketini. Sanki zaman kazanacak.
Zamana ihtiyacım vardı, diyor
belli belirsiz. Yakmıyor,
ağzında dolandırıyor. Gözyaşları
bardaktan boşalırcasına artık.
Bağırıp çağırmayı da kesiyor.
Kesik kesik, içli içli, yanık
yanık, özenerek ağlıyor. Hep
hakkını vermek istediği gibi
yaptığı işlerin, daha iyi
ağlıyor. Bitmemeliydi, diyor
sessizce.
Doğanın güzelliği birden
duygularını depreştiriyor;
bitmemeliydi, diyor. Kararını
gözden geçirme isteği geliyor
aklına, vazgeçiyor. Dönmemesi
gereken bir yerde,yapması
gerekeni, istediğini
istemediğini, istemediklerini,
isteyip de yapamadıklarını,
olmayanları olamayacakları
aklından geçiriyor. Tekrar yola
koyuluyor. Tepeye az kaldığını
görerek gözleri ışıldıyor.
Rahatlıyor. Bi sigara daha
çıkarıp bitmemiş sigarasıyla
yakıp, mutlu mutlu tüttürüyor.
Arkada bıraktıkları, en değerli
varlıkları, sevdikleri
sevemedikleri, sevenler
sevmeyenler, küllenen aşklar,
kor gibi yanmış sessiz sevdaları
geliyor. Nefret duyguları
kabarıyor. Vazgeçiyor
düşünmekten... Zaten düşünüldü,
tartışıldı...Başa dönmenin
imkanı yok, zaten dönülse de
değişen bir şey yok... Sonuç
belli, diyerek kalan yolunu
bitirmeye koyuluyor.
Aşağıdaki manzara zaten bildik,
ürpertici. Kayalar dik, yüksek,
gri, soğuk. Rüzgarın sesi dalga
sesleri ile karışmış, yosun
kokusu, tuz kokusu ferahlıkla
beraber çekiyor kendine. Altta
yalçın kayalar ... Yırtıcı,
korkucu, ezici. Bayıltıcı, can
alıcı kayalar, kayalıklar. Hani
tam, atlasan düşecek yerde
durmakta. Yaşamın hangi
noktasında, şarkının hangi
mısrasında, şiirin hani
kıtasında olduğunu düşünüyor.
Masal mı, hikaye mi, film mi.
Yaşadıkları, yaşattıkları, mutlu
mutsuz ettikleri, hayalinden
hızlı hızlı geçip gitmeye
başlıyor. Bir daha gözden
geçirmeli miydi yapacağı şeyi?
Bir daha, bir daha.
Var mıydı son dakikada aklına
gelen, gönlünde kalan, arkadan,
"Aah keşke!" diyen...
Gözü arkada kalır mıydı...
Arkaya doğru baktı. Kimse yok
yalnızdı... yapayalnız
...yılları gibi...Boğazındaki
düğüm daha da sıkmaya başladı.
Aklına gelenler
vardı...Gözyaşları inceden
inceye süzülmeye, göz pınarları
çağlamaya başladı.
Anne diyebildi kısık sesiyle.
Anne, anacığım, diyebildi
boşlukta yürürken.
Mozan
2005 mart |
|
|
|
Bir Pazar Sabahı
Namazın ardından biraz daha
uyumuşum, ve bu sabah da işe
gitmem gerektiğini hatırlattı
bana saatim. Çalar çalmaz
uyandım, hazırda bekliyor gibi
bu sesi. Elimi uzattım. Saatin
sesine kulak verir gibi oldu,
kapattım hemen ve öylece devam
etti uykusuna. Sanırım yorgundu
bu defa. Bir süre başucunda
bekledim. Uyanacak korkusuyla
okşayamadım saçını, derin bir iç
çektim! Öpemedim ya,
izleyedurdum o masum tebessümü.
Kalbinin güzelliği yüzündeydi
sanki. Doyamadım da gitmem
gerekiyordu, çıktım odadan iki
satırla halimi bırakıp bir
kağıda..
Ilık bir duşun ardından hemen
üstümü giyindim. Buruktu içim,
pazar kahvaltısını beraber
yapamayacaktık bu defa. Ne
kahvaltı hazırlamak geldi
içimden, ne oturup bir şeyler
atıştırmak. Evden çıkıyordum ki,
gözüm mutfağı aldı. Yemek masası
kuruluydu. Şaşırdım. Sanırım
akşam hazırlamıştı bebeğim, ama
ben nasıl fark edememiştim. Oysa
dün benden de erken yatmıştı. Ah
bu yorgunluk, çok mu
yıpranıyordum işyerinde.
Her şey güzel görünüyordu; Yeşil
zeytin, beyaz peynir, vişne
reçeli, tahin helvası, meyve
suyu ve bir not;
“Sabahleyin kahvaltını yapmadan
gitme hayatım, beni seviyorsan!”
Gülümsedim..
Dün akşam “Giderken beni de
uyandır” deyip duruyordu. Ah
yarim kıyabilir miyim o güzel
uykuna. “Kahvaltıyla mutluluğun
bir ilişkisi olmalı” derler ya,
bugün bunu hissettim en içten.
Gözümü açınca sabaha izlediğim
güzeller güzeli sevgili, ılık
bir duş, güzel bir kahvaltı ve
portakal suyu.. mutluydum..
Çıktım evden dualarla…
* * *
Yoldayım, ona gidiyorum,
kalbimde o hiç alışılagelmeyen
heyecan yine başlıyor işte.. Çok
ağır ilerleyen bir trafik var.
Sinirleniyorum biraz. Epeyce geç
kalmışım ki sürekli arıyor
telefondan. Sonunda açıyorum,
“Nerdesin canım hani beraber
alışveriş yapacaktık” diyor.
“Tamam geliyorum şimdi” demeye
kalmadı.. Bir ses duyar gibi
oldum.. Uykumun en derin
yerinden çekip alır gibi beni..
Saatin sesi..
Ancak birden kesildi!
Rüya olduğunu fark edince
gözlerimi alacaktım ama
açamıyordum bir türlü.. Ardından
hissettim, rüyada kavuşamadığım
eşim her günüm gibi işte yine
yanı başımda.. Anlıyordum; beni
izliyor, nefesi tenime
değiyordu. Açmadım gözlerimi,
bekledim öylece sanki görür gibi
onu.. Sarılmak geldi içimden,
“Bugün pazar, işe gitme” demek!
Çok geçmedi sanırım bir şeyler
yazdı kağıda ve sessiz sedasız
çıktı odadan. Yavaşça gözlerimi
açtım, banyoya girmişti balım.
Kağıda baktım; iki satırdı,
okudum,öptüm kokladım!
Biliyordum kahvaltı yapmayı
düşünmeyecekti bile, hemen
çıkacaktı evden. Ama yarim beni
uyandırmaya bile kıyamazken, ben
nasıl aç susuz gönderirdim onu..
Alelacele kalkıp, kahvaltı
hazırlamaya koyuldum. Bir
heyecan sardı içimi. Acaba
duştan çıkmadan yetiştirebilecek
miydim. Elim ayağıma dolandı bir
an, yoo hayır çay olmazdı!
Anlamasın istedim uyandığımı,
Portakal suyu sıktım. Ve bir not
bıraktım masaya;
“Sabahleyin kahvaltını yapmadan
gitme hayatım, beni seviyorsan”
Ardından parmak ucuyla geçtim
banyonun önünden, Dışarıda
yaramazlık yapan çocukların eve
girişleri gibiydi halim. Hiçbir
şey olmamış gibi sessizce
yatağıma uzandım ve uyumuyordum
ya aklım içerde kaldı, gözlerimi
yumdum.. Bekledim.
İşte çıkmıştı banyodan, bir süre
ses gelmedi hiç, ve çok geçmedi,
zor da olsa kapının kapanma
sesini duydum. Hemen kalktım.
Sabah ezanına yağan yağmur
dinmişti artık, serinlik vardı
günün ilk ışıklarında, ve
kapalıydı hava. İsterdim öpüp,
koklayıp yola koymayı ya, şimdi
uyandığımı bilse üzülecekti
belki, en masum haliyle beni
izlediği için. Balkona koştum.
Ve panjurun aralığından kocamı
işe uğurladım, dilimde duam
elimde iki satırıyla;
“Uyandırmaya kıyamadım,
Günaydın bebeğim!”
|
|
|
|
Gözü Açılmış Bir Türk
Sami, telefonun ucunda Hulusi
beyin sesini duyunca bir huzur
hissetti.
-Hulusi bey, sesinizi duyana
kadar yaşadığınıza inanamadım
doğrusu.
-Merak etme delikanlı, biz eski
toprağız.
-Fakat, bir patlama sesi
duymuştum, telefon konuşmamız
kesilmeden hemen önce.
-Arabaya dikkatlice bakmak için
yanaşmıştım. Yanıp sönen ışığı
farketmemle, kendimi geriye
atmam bir oldu ama telefonu
düşürmüşüm.
-Geçmiş olsun. Gazetelere hiç
bir haber yansımadı.
-Bir sonuç elde etme
durumumuz/ihtimalimiz yokken
kendimi deşifre ettirecek bir
habere izin verir miyiz
sanıyorsun. Gerekli tedbirleri
aldık. Neyse..., sen köşe
yazılarına devam ettin bu arada.
-Evet, yakalanma ihtimaline
karşılık, bir kaç arkadaşı
organize ettim, ona mail at, o
diğerine fakslasın filan derken
şu ana kadar atlattık. Yine de
köşe yazılarımın kapatılmamasına
şaşırdım.
-Merak etme , bundan sonra da
kapatılmayacak.
-Hayırdır, ölüm emri var diye
köşe bucak kaçarken ne değişti.
-Birincisi, senin hakkındaki
emri araştırttım, hiç bir
aşamadaki yetkili emri
sahiplenmedi. Bizi kullanmaya
çalışan bir köstebek sistem
oluşturulmuş. Sonra senin
hakkında güvence verdim
üstlerime + yazılarını ilettim.
Vatan hainliği ile uzaktan
yakından ilgin olmadığını,
yabancı güçlerin sana karşı
olduğunu söyledim. Önce
nazlandılar, "Bakarız" dediler
ama bölgedeki son gelişmeler
üzerine, senin yazdıklarının da
kendi fikirleriyle örtüştüğünü
ve korunmam gerektiğini bizzat
bana ilettiler.
-Ciddi misiniz ?
-Kesinlikle.
-Yani yazılarımda özgür müyüm ?
-Özgürlüğün, korunma sınırları
içinde.
-Yani ?
-Bizim teşkilat açısından sorun
ortadan kalktı ama yazdıklarının
rahatsız ettiği çevreler var.
Korumamız altındayken daha
dikkatli olacaklardır ama
dikkatli olman şart. Ve en
önemlisi, her ne kadar biz senin
yazmanı istesek de, kendi can
güvenliğin için yazmak zorunda
değilsin.
-Benim yazmada ki tek şartım...
-Can güvenliği mi ?
-Onu da isterim elbet ama asıl
şartım vatan için iyi olanı,
doğru olanı yazabilmek. Kimsenin
oyuncağı olmamak, şahsi
menfaatler için yazmaya
zorlanmamak.
-Tamam Sami, biz destek olacağız
ama ön plana çıkamayız. Yani,
yazılarınla ilgili medyada bir
tartışma çıkarsa, biz taraf
görünme şansına sahip değiliz
ama güvenliğine sonuna kadar
destek oluruz.
-Ve bilgi desteği.
-Amirlerimin izin verdiği kadar
bilgi desteği.
-Onlar da kendi yazdırmak
istediği bilgileri verirler.
-Ben senin süzme yeteneğine
güveniyorum. Zehirden şifayı
çekip alırsın.
-İnşallah.
-Nerdesin ?
-Sibirya...
-???
-Şaka canım, Ankara`dayım.
-Aldırayım mı seni?
-Merak etme, tebdili kıyafet
dolaşmaya alıştım, gelirim.
Gerçi yeterince başarılı değilim
ama sizin teşkilat peşimde
olmadıktan sonra gelirim
İstanbul`a.
-Gelince bu numaradan ararsın,
görüşmek üzere.
***** ****** ****** ******
******
Sami, "Bu kez gerçekten kuş
gibiyim" diye mırıldandı. Bir
gazete alıp, acilen İstanbul`a
doğru yola çıkmak için AŞTİ
dolmuşuna bindi. gazeteyi açtı,
okumaya başladığında rahatlamış
yüz hatları tekrar kasıldı;
`Teröristlerin saldırısında 12
askerimiz şehit oldu". Ağlayan
analar gözünde canlandı, ve
Irak`ta, Kandil dağında
çöreklenmiş bir karayılanın
gülüşü iliklerini dondurdu.
Hırsla düşündü, "Piyonlar çok
güçlü, biz niye böyleyiz,
ülkemizi bölmeye çalışanlara
karşı niye sessiz kalıyoruz."
AŞTİ`ye vardığında Hulusi beyi
tekrar aradı;
Hulusi bey bu kadar çabuk bir
telefon görüşmesi
beklemediğinden şaşırmıştı. Sami
hemen açıkladı.
-Kendi derdimden gazete bile
okuyamamıştım bu gün. Az önce
okuduğum gazetede kötü haberi
öğrendim. Geldiğimde bana
Güneyimizde neler döndüğü
hakkında bilgi vermen mümkün mü
?
Hulusi bey bir an sustu;
-Evlat, tehlikeli konulara
yelken açıyorsun.
-Yıllardır sakin limanlardaydım
ama eğitimli cahildim. Fırtınaya
dalmazsam gerçekleri görme
şansım yok ki.
-Gel evlat, gel konuşalım.
***** ****** ****** ******
******
Sami otobüste hüzünlenmişti,
şehit olan eski bir tanıdığı
aklına geldi. Tanıdıkları olduğu
halde, torpil işleyip
işlemeyeceğini denememiş, "Ben
ordumuzda böyle bir torpil
olduğuna inanmam, eğer varsa da
ben istemem. Şerefimle giderim,
öleceksem de şerefimle ölürüm".
O zamanlar ona gülümseyip
geçmiş, şehit olduğunu
öğrendiğinde bile onun
duygularını yeterince
anlayamamıştı. İçinden geçen
düşünce gözlerinde iki damla yaş
oldu; "Senin gibiler sayesinde
ben rahatmışım meğerse, senin
gibiler sayesinde balkonumda
kitap okuyabiliyor, sinemaya
gidebiliyormuşum meğerse. Affet
beni".
***** ****** ****** ******
******
Akşamüstü İstanbul`a vardı.
İneceği saati yaklaşık olarak
haber verdiği Hulusi bey onu
bekliyordu. Önceki
karşılaşmalarına göre daha
samimi olarak sarıldılar.
Birbirlerine güvenen iki
vatansever olarak, bir an durup
birbirlerini süzdüler.
Yola çıktıktan sonra, kısaca
başlarından geçenleri
birbirlerine anlattılar. Sami,
Hulusi beyin hem kurtulmasına
sevinmiş, hem de kendisi
hakkındaki emrin kaynağını örgüt
içinde arayıp, kaynaksız/sızma
bir emir olduğunu öğrenmesi
konusundaki gayretlerine
minnettar kalmıştı.
Hulusi bey, yan gözle baktı;
-Yorgun musun ?
-Hayır, aranmadığımı öğrenince
stresim geçmiş, otobüste sıkı
bir uyku çektim.
-Bu akşam seni bir dostuma
götüreceğim ama bazı şartlarım
olacak.
-Hayırdır, "konuştuklarımız
aramızda kalmalı" mı diyeceksin
-Hayır, tanıştıracağım arkadaş
da saklanan biri. Sadece
duyduklarını yazılarında
kullanırsan, onun bulunmasına
yol açmaya özen göster.
-Tabi ki. Kimdir, necidir.
- Bir İngiliz casusu.
-Oooo, çevrem casuslarla
çevrilmeye başladı.
Sami`nin gülümsemesine, Hulusi
bey de hafifçe gülümseyerek
cevap verip, konuya döndü.
-Kendisi, İngiliz haber almanın
Orta Doğu masasında görevliydi.
Ülkesine yıllarca hizmet verdi.
Bu işlerde bazen tesadüfler
yakanıza yapışıyor. Onunla,
Rusya`nın dağılması esnasında
Türk Cumhuriyetlerindeki
görevlerimde tanıştım. Her
ikimiz de Rus`lara karşı bilgi
topladığımızdan, bir tür ortak
gibi davrandık,
sınırlı/kontrollü de olsa ufak
bir bilgi alışverişimiz oldu.
- Ajan`ın ajanla dost olabilmesi
kolay değildir sanırım.
-Yok, güven aşamasını kolay
geçmedik. Güven aşamasından
sonra da, "İhanete girer" diye,
ülkelerimizin zararına
olabilecek bilgi paylaşmadık.
Fakat insan bazen
karşısındakinin duygusallığını,
insancıllığını fark edebiliyor.
Ülkesinin yaptıklarını yanında
konuştuğumuzda asla rahat
olmuyordu. Bardak içinde
taşmıştı ama sanki duyguları
akacak bir dere, bir nehir
yatağı arıyordu.
-Bir İngiliz casusundan
bahsediyoruz değil mi ! Hani şu
insan haklarına verdikleri
önemle anılmak istene ülke.
-Evet, eski başbakanları Blair,
kamu oyu önünde öyle bir çizgi
çizmeyi seviyordu ama maalesef
gerçekte yaşananlar,
menfaatlerin insani değerlerin
önüne geçtiğini gösteriyor.
-Sanırım size önemli şeyler
anlattı.
-Elbette ama söylediğim gibi bu
kaynak tamamen gizli.
-Teşkilatınızdan da mı gizli.
-Teşkilattan da gizli. Onun
sözleri teşkilatı hedeflerine
hizmet etmez, aksine onun bizle
bağlantılı olduğu veya bizde
saklandığı duyulursa ülkemiz
büyük ama gizli baskılara,
oyunlara, güçsüzleştirmelere
maruz kalır.
-Niçin ?
-Bazı dokunulmazlar vardır
-içime sindiremesem de - Türkler
veya Müslümanlar hakkında
istediğin iftirayı atabilirsin
uluslararası sahada gerçekmiş
gibi davranılıp senden savunma
yapmanı isterler ama bazı
ülkelerin gerçek işkencelerinden
bahsetsen sen dışlanırsın.
-Örneğin ?
-Son örnekleri Ecevit`in
başbakanlığında yaşamıştık.
Sanırım hatırlarsın, İsrail`in
Filistinlileri öldürmesi
hakkında "soykırım" ifadesini
kullandı diye ülkemiz üzerine
çok büyük bir baskı oluşturuldu.
-Hatırlıyorum, "Borsa, ekonomi
çökmek üzere, maaşlar
ödenemeyebilir" gibi haberlerin
ardı arkası kesilmiyordu.
-Ecevit`in "sözlerim yanlış
anlaşıldı" demek zorunda
kalmıştı. Neyse geldik, işte
şurdaki evde kalıyor
misafirimiz.
Bir köy kenarındaki eve
yaklaşmışlardı. Arabayı görünce
kıyafetinden Türk köylüsü
sanılacak birisi evden çıktı.
Sami arabadan inerken usulca
sordu;
-İsmi ne ?
-Biz ona Türkçe bir isim taktık
ama köylüler gerçek ismi sandığı
için ve Balkanlardan göç etmiş
bir Türk sandığından sorun
yaşamıyoruz. Sen o ismi de
öğrenme, yabancı kimse yokken
Oswald diyelim.
-Yabancı biri olursa ?
-İsim kullanma, taktığımız ismi
duyarsan da unut. Onun güvenliği
kolay değil.
-Ben Rusya`nın casuslarını yok
ettiğini duymuştum.
-Evet diğerleri kolay duyulmaz
zaten. Unutma ki haber ajansları
sadece haber vermez, yönlendirme
de yapar. Güneydoğumuzdaki terör
olaylarını, çocukların,
kadınların öldürülmesini nasıl
haber verirler Avrupa`ya bilir
misin ?
- ???
- En sert olanı bile
"Gerillalar, Türkiye`ye
saldırdı." şeklinde verir. Onlar
için Türk`ün, Kürt`ün, çoluk
çocuğun ölmesinin önemi yoktur.
Hulusi`nin Oswald dediği adam
köylü kıyafetleriyle yaklaştı,
bozuk Türkçesiyle "Hoş geldiniz"
dedi. Telefonla önceden haber
verdiğinden, Sami`ye karşı rahat
davranıyordu. Araba`yı evin
yanına park etmiş, eve
girmişlerdi bile.
Kısa bir tanışma faslından sonra
Hulusi bey;
-Sami bey uzak yoldan geldi.
Seni dinlemek, ufkunu
genişletmek istediğini söyledi.
Senin için de uygunsa Oswald.
Oswald, şöyle bir dalgıca durdu.
Bunu yanlış anlayan Sami;
-O kadar acil değil. Başka zaman
müsaitseniz de olabilir.
Oswald;
-Bir sürü takma ismim oldu.
Bunlardan biri de Oswald. Bunu
niçin seçtim biliyor musunuz !
Oswald, "Tanrının kanunu"
demektir. Bu kanun benim için de
işlemeye başladı. İngiliz haber
alma eninde sonunda beni bulacak
ama önemli olan doğruyu yapmak
değil midir ?
Hulusi bir şeyler söylemek
istedi, vazgeçti. Oswald devam
etti;
-O kadar işkence çekmiş, zavallı
insanlar gördüm ki. Onların
gözündeki acı beni uyutmuyor.
-İngiltere`de mi ?
-Hayır, gönderildiğim ülkelerde.
En son Özbekistan`da.
-Yine mi Müslüman bir ülkeyi
suçlayacaksınız?
-Müslüman mı ! O ülkenin
hapishaneleri işkence yapılan
Müslümanlarla dolu.
-Hadi canım.
-Hulusi bey kısaca sizden
bahsetmişti.
Sami gülümsedi;
-Umarım kötü bir şey
söylememiştir.
-Hayır, benim gençliğim gibi,
körü körüne batı hayranı
olduğunuzu söyledi.
-???
- Türkler barbardır, Müslümanlar
barbardır. Uygar batı için bu
barbarlar kontrol altında
tutulmalı, gerektiğinde acımasız
davranmalıdır.
-Ben bu şekilde hiç düşünmedim.
-Bu benim gençliğimde, bizlere
öğretilenlerdi. Siz de ise
nedeyse körü körüne batı
hayranlığı öğretilmedi mi ?
Sami yine acıyla TV`deki doktoru
hatırladı; " Kanserin ilacını
sen mi bulacaksın. Bir ilacı
olsaydı Avrupa`da ABD`de
bulunurdu. Onlar bulamamıştı da
sen mi bulacaksın". Vücudunun
acıyla titrediğini hissetti.
-Bu konular beni de yaralıyor,
İsrail tankları altında ezilen
Rachel Corrie`nin yüzü gözümde
canlanıyor.
Oswald kendini toparlamaya
çalışarak ;
-Ne diyorduk, Kuzey Irak`ta
neler olduğunu, neler döndüğünü
merak ettiğini söylemişti Hulusi
bey.
-Evet ama sizin kendi ülkenizden
böyle soğumanıza, saklanmanıza
sebep olan olayları da merak
ediyorum.
-Pekala, önce o konuya
değineyim. Bu bir birikim
aslında. Ama her karşılaşmamda
gözlerimi yumduğum, ülkemi
özgürlükler ülkesi olarak
görmeye devam etmeye çabaladığım
bir birikimler yumağı. Ben
sadece son görev aldığım ülkede
yaşadıklarımdan bahsedeceğim.
Özbekistan`dan.
-Özbekistan`da ısrar
ediyorsunuz.
-İsterseniz Fas`tan,
Cezayir`den, Somali`den,
Afganistan`dan, Pakistan`dan
bahsedeyim.
-Hayır, karışmıyorum.
Sami`nin zoraki gülümsemeye
çalışırak söylediği sözlerden
sonra Oswald anlatmaya başladı.
-Aslında anlatacaklarım uzun
değil ama Rachel Corrie`nin
yarası zaten içimdeyken,
Özbekistan`da da hiç ummadığım
makamda birisi daha kendini ,
tankların olmasa da, kurtların
önüne atarak tüm kariyerini,
birikimini belki de hayatını
riske atınca dayanamadım,
kendimden utandım.
Özbekistan`da da çoğu ülkede
olduğu gibi Müslümanlara baskı
yapan iktidar, batıdan destek
görüyordu. Bu ülkede Muhalefet
yok, özgür medya yok, din ve
ifade hürriyeti yok. Sadece
ülkeden çıkmak için değil, bir
şehirden diğerine gitmek için
bile vizenin olduğu bir ülke
burası. Baskı iktidarıyla
varlığını devam ettiren Kerimov,
batı desteğine ihtiyaç duydu,
ABD ve diğer batı ülkelerini
arkasına almak istedi. 2001`de
ABD`ye üs kurma izni verince,
yaptığı haksızlıklar, baskılar,
işkenceler tamamen göz ardı
edilir oldu. Mart 2002`deki
Bush-Kerimov görüşmesiyle
“Stratejik ortak” ilan edildi.
Bundan sonra bizim başbakanımız,
İngiltere başbakanı Tony Blair,
2003 başlarında Özbekistan`a
silah ithalatı için açık çek
verdi. Kerimov`a "Benden
istediğin her silahı
alabilirsin" dedi.
-ABD ve İngiltere Kerimov`un
suçlarına gözlerini kapatıyor.
Bunlar da demokrasiye önem veren
özgürlükleri savunan ülkeler.
Oswald acı acı gülümsedi;
-Sadece bu iki ülke değil ki.
Hulusi bey üzüntüyle fısıldadı;
-Türkiye`den aldığı silahlarla
Mayıs 2005`te Andican`daki o
korkunç katliamı yaptı.
İşkencelere göz yummalarına
rağmen, kendi iktidarına yeterli
destek vermediğine inandığı
batı`dan kopup Rusya ve Çin`le
işbirliğine yöneldiği o günlerde
ortaya çıktı.
Oswald;
-Çoğu silahsız olan sivillerin
katledildiği olaylarla ilgi
birleşmiş milletler raporunda
Andican olayları için bir görgü
tanığının söylediği şöyleymiş;
"Sokaklarda kan ve yağmur
birbirine karışmıştı. Yağmur ve
kan içindeydik."
Başını çaresizce iki yana
salladı;
-Neyse biz bu katliam öncesinden
bahsediyorduk.Kerimov politika
oyunlarıyla istediklerini almaya
başlamıştı. ABD`nin üs açmasına
izin verince çok yüksek oranda
dış yardım aldı ve bunun çoğunu
da işkenceleriyle ünlü güvenlik
kuvvetlerine aktardı.
-ABD ve İngiltere`de en azından
basın özgür değil mi, bunlara
baskı yapmıyor mu ?
-İşte burda, Filistin`liler için
İsrail tanklarının önüne dikilen
ve öldürülen Rachel Corrie`den
sonra beni etkileyen kişi
devreye giriyor. ingiltere
özbekistan büyük elçisi Craig
Morray. Ona çeşitli işkence
haberleri ulaşıyor ve vicdanını
yaralıyormuş zaten. 2002`nin
ekim ayında uluslararası bir
açılışta beklenmeyen bir konuşma
yapmış. Müttefiki ABD büyük
elçisinin renginin attığı
söylenen o konuşmasında,
Özbekistan`daki işkencelerden
bahsetmiş ve gidişatın demokrasi
yönde olmadığını söylemiş. O
açılışta Murray, herkesin
önünde, canlı canlı haşlanan
tutuklulardan, politik ve dini
nedenlerle hapsedilen binlerce
insandan bahsetmiş. Bu
söyledikleri İngiliz basınında
destek görünce Blair onu
görevden almaya cesaret
edememişti. Emekli olduktan
sonra ise yazdığı kitapta
öğrendiği acı olaylara
değiniyor.
Elindeki sayfası açık kitabı
Sami`ye uzattı;
-Lütfen, işaretlediğim kısmı
sesli okur musun;
Sami;
- Yaşlı adam korkudan
titriyordu. Suçlananlardan biri
torunuydu. Polis sorgulamasında
torunu aleyhine verdiği ifade
yüzüne okundu. Torununun Usame
Bin Ladin`e vermek için soygun
yaptığını ve Afganistan`a gidip
El Kaide lideriyle buluştuğunu
söylemişti.”
“Bu senin ifaden mi, diye sordu
savcı. Yaşlı adam: Ama bu doğru
değil. Bunu söylemem için bana
işkence yaptılar, dedi. Torunuma
gözlerimin önünde işkence
yaptılar. Elektrik verdiler,
testislerine vurdular, maske
giydirip nefes alamaz hale
getirdiler. Sonra kız kardeşini
getirip tecavüz etmekle tehdit
ettiler. Bizler iyi
Müslümanlarız ama Bin Ladin
hakkında ne bilebiliriz ki..”
“Dilubar Huderbigaynova. O,
göstermelik yargılama
kurbanlarından birinin kız
kardeşi. Gözyaşlarına
boğulmuştu. Kardeşi birazdan
idam edilecekti. Nefretle
doluydum. `Üzülme, elimden gelen
yardımı yapacağım` demeye
çalıştım. Ama ne yapabilirdim
ki… Peki bir şey yapamayacaksam
burada işim neydi ?
Sami, buğulanan gözleriyle
kitabı geri uzattı.
-Somali, Afganistan, Küba`daki
hapishaneler... Bu özgürlük
savunucusu ülkelerin
yaptıklarına, zalim diktatörlere
desteklerine dayanamayacağım.
Oswald, bir ızdırabını boşaltır
gibi derin iç çekişten sonra;
-Madem öyle, bu konuda son
söyleyeceklerim olarak,
Birleşmiş Milletler işkence
raportörü Theo van Boven, 2002
yılında Caşlık`ı ziyaret
ettikten sonra, "sistematik
işkence yapıldığı"nı raporuna
geçirmesi, bizimle birlikte o
ziyarette bulunan Reuters
muhabiri Dimitri Solovyov`un
gazetesinde de yayınladığı;
Akram İkromov adlı 29 yaşındaki
bir mahkûmun, "Blair ve Bush`a
söyle, Bosna, Afganistan ve
Irak`ta yaptıklarının hesabını,
Çeçenistan ve Özbekistan`da
Müslümanların öldürülmesine
destek olmalarının hesabını
soracağız!." diye bağırması
benim içimdeki yaraları büyüttü
ve Craig`in bu cesur
konuşmasıyla birlikte gerçekleri
daha fazla görmemekten
gelemeyeceğimi anladım. İstifa
ederken biraz öfkeliydim.
Aleyhlerine çalışacağımı düşünüp
öldürülmeme ve suçun da Kerimov`a
jest olsun diye Müslüman
isyancılara atılmasına karar
verilmiş. Eşyalarımı,
evraklarımı toparlamak için
gideceğim Özbekistan`a
gidecekken, bir dostun bana
haber ulaştırmasıyla, yolculuğun
ortasında izimi kaybettirdim.
Sonunda eski dostum Hulusi`ye
ulaştım ve halâ yaşıyorum.
Hulusi bey, konuşmamaya
katılmamak için gayret etmiş ama
zaman zaman nemlenen gözlerini
gizlemek için pencere kenarına
gitmişti. Dışarıda rüzgar, kuru
yaprakları oradan oraya
savuruyordu.
Zor duyulan bir sesle;
-Gelelim Kuzey Irak`a ve
olayların perde arkasına.
Dışarda rüzğarın uğultusu
gittikçe artıyor, alaca karanlık
tepelerden koşar adım iniyordu
sanki.
|
|
|
|
Küçük Baca Temizleyicisi
okulun karşısındaki sokağın
köşesinde, baca temizleyici bir
çocuk vardı. çok üzüntülü bir
hali vardı. ara sıra içini
çekiyor, kirli elleriyle
gözlerini ovuşturuyordu. üstü
başı, yüzü gözü simsiyahtı.
birkaç kız yanına yaklaşıp neden
ağladığını sordular. cevap
vermedi, hıçkırıkları çoğaldı.
kızlardan biri ısrar etti:
"neyin var söylesene, niye
ağlıyorsun?"
baca temizleyicisi küçük çocuk,
başını kaldırdı. kirli
yanaklarından süzülen yaşlar,
yüzüne çok sevimli bir görüntü
vermişti: "paralarım düşmüş!"
dedi. "sabahtan beri baca
temizleyerek otuz lira
kazanmıştım. hepsini cebime
koydum; ama cebimdeki delikten
düşmüşler!...ustam beni döver.
gündeliğimi vermez. eve ekmek
parası götüremezsem annem de
bana kızar!.."
daha fazla konuşamadı zavallı
çocuk. başını koluna dayayıp
ağlamaya devam etti.
küçük kızlar birbirlerinin
yüzüne baktı. çocuğun
anlattıkları hepsini üzmüştü.
büyükçe bir kız, cebinden üç
lira çıkardı. çevresindeki
kızlara "benim cebimde sadece 3
lira var."dedi. "haydi bakalım,
pamuk eller cebe! şu çalışkan
çocuğun üzüntüsünü giderelim.
otuz lirayı aramızda kolayca
toplayabiliriz."
kızlar birbirine seslenerek
yardım çağrısanda bulunuyordu.
bu sırada genç bir kız geldi. ne
olduğunu öğrenince tam on lira
verdi. bütün kızlar, genç bir
öğretmeni andıran bu iyi kalpli
büyük kıza teşekkür edip onu
alkışladılar.
yirmi beş lira toplanmıştı. beş
liraya daha ihtiyaç vardı.
içlerinden biri: "bakın,
dördüncü sınıf kızları geliyor!"
dedi, "onlarda para vardır!
kızlar, kalabalığı merak edip
geldiler. onlara da çocuğun
hikayesi kısaca anlatıldı. "bir
lira, bir lira daha..." derken,
gereken para kısa sürede
toplandı. bu arada parası
olmayan küçük kızlar,
ellerindeki çiçekleri,
ceplerindeki kalem ve silgileri
hediye ediyorlardı.
küçük baca temizleyici şaşkınlık
içindeydi. ağlamayı kesmişti.
gözlerinden şimdi mutluluk
taşıyordu. öğrencilere ne
diyeceğini bilemiyordu.
avucundaki paraları dikkatle
cebine koydu. yerdeki çiçekleri
topladı. baca temizlemek için
kullandığı aletleri aldı. ıslık
çalarak oradan uzaklaştı.
yürürken her halinden mutluluk
okunuyordu.
|
|
|
|
Teklif
Konuşamıyorum. Sayıklıyorum. Bir
gül yaprağı düşüyor dikenden.
Gül dalında. Ağlıyor.
Haykırıyorum. Dur, frene bas.
İçimde ateş dansı, yalımlar
yükseliyor bedenimden.. Sen,
sen, sen hadi durma…
Kadehte satanistler, siyah
sürmeli, şeytan cezbe tutulmuş.
Gözlerimi kapatıyorum. Değişik
bir şey yok. Herkes çıldırmış.
Zerdüşt gibi dağa çıkmalıyım.
Küllerimden yangın belki.
Bir çocuk zıplama teknesinde,
neşeyle delirmiş. Gözleri kanlı.
Elinde iğne. Hoppa hadi
oynayalım.
Hoppa dememek için tuttuğum
zincirler ellerimi kilitledi. Ne
de iyi geldi.
…
Sarhoşum bildiğin üzere. Ama sen
istedin. İçindekileri söyle
dedin. Daha bir şey demedim. Ne
bekliyordun benden? Hem
dediklerimi anlaman için
söylemedim. Delirme. Pardon
delir, aslında o delilik
noktasını ulaşmanı istedim.
Sinir yok ama bu işin içinde.
Çıkar at. Göğüslerinde küçükmüş.
Aslında sana olan ilgim ‘hoppa’
kelimesinin altında yatıyor. Kaç
kişi bunu dedirtir, bunu iyi
düşün.
Bir bardak daha. Dur orda.
Yeterince içmedim. Buna sen
karışamazsın. İster berduş de,
ister serseri. Umurumda değil.
Gülden bahsettim. Kandan değil.
Haykırmaktan bahsettim ölümden
değil. İyi düşün. İlerleyeceksen
benimle bir adım sonrası ölüm ve
kan… Erdemlerinin, ahlaklığının,
bilimselliğin, ruhun içine
tüküreyim. Sarhoş olmaktan
bahsediyorum. Uçmaktan.
Düşündüklerinin önemli olmadığı
bir diyar özlemedin mi hiç?...
…
Yeni bir bilinç. İstediğini
yapabildiğin bir bilinç. Suç
dünyası değil. Dumanların ve
katıksız kendinin olduğu bir
dünya.
Güvensiz biri değilim.
Saçmalama. Çok Freud okuyorsun.
Ben, kendimi anlatıyorum.
Gözlerini kapat. Görüyor musun
tasviri. Ne! Sevinç,güzellik ve
yaşamak mı? Renkler mi? Ne
aptalsın! Şeytan kılığına girmiş
şu kıllı kadını görüyor musun?
Gözlerimin önünden hiç gitmiyor.
Örümceklerin böylesini gördün
mü; Kapılarla, kuytu köşelerle
uğraşmıyor, gözlerine, ruhuna
ağlarını örüyor. Şu zıplayan şey
bit değil! Yeni bir böcek türü.
…
Astımın ve cüce olman teklifimle
ne alakası var? Bir daha
görüşmeyelim mi! Hani ölüm
hakkında tek seninle
konuşabiliyorum deyince, buna
sevindim demiştin. Sende
aynısın. Şu ilk randevuda
gülleri ve çiçekleri sevmiyorum
diyen tiplerden.
|
|
|
|
Türkiye’de Kız Kaçırma Öyküleri
1960 yılıydı. Askerlik
arkadaşım, tertibim Ahmet’in
yanına Diyarbakır’ın bir köyüne
gittim.
Askerlik anılarıyla, eğlenceli
sohbetlerle günler geçiyordu
fakat Ahmet’te hep bir durgunluk
vardı. Ahmet uzaklara
bakakalıyordu. Nedenini sordum
Ahmet’e, ileriki köyden bir kızı
sevdiğini söyledi; “iyi ya,
isteyelim, olsun bitsin” dedim ;
“olmaz! Kız, kanlılarımızın
kızı” dedi.
Biz bu derdin hallerini
düşünürken Ahmet’in ağabeysi
Toza Köyü’nde büyük bir şölen
olacağını, bütün aşiretin önde
gelenlerinin orada bulunacağının
ve soylu aileler için bir bahar
şenliği kurulacağının haberini
verdi bize.
Bu haberden sonra Ahmet “kızı
kaçıracağım” demeye başladı.
Kızı nereye ve nasıl
götüreceğini hiç planlamamıştı.
Sadece kaçırmayı düşünüyordu…
Ertesi günlerde Ahmet kıza
“şölene hazırlıklı gelsin,
kaçacağız” haberini yolladı.
Şölen günü gelip çatmıştı;
herkes ayrı gruplar halinde
yiyip içiyordu… Ahmet küçük bir
çocukla kıza “şenlikten uzaklaş”
haberini gönderdi. Uzaktan kızı
görüyorduk. Kız şölen alanından
uzaklaştı, biz de peşinden
gittik; hasretle sarıldılar
birbirlerine ve hemen bunları
ben İzmir’e, kendi evime
getirdim.
Ertesinde beni arıyorlardı
Ahmet’in akrabaları; neden
kimseye haber vermeden gittiğimi
öğrenmek istiyorlardı…
Hemen imam nikahı kıyıldı.
Ahmet’e ne yapacağını sordum,
kanlılarından kız kaçırmıştı ve
ne yapacağını da bilmiyordu. Üç
dört gün kadar sonra Ahmet
babasını aradı. Şila’nın karısı
olduğu haberini verdi.
Babası aşiret büyüklerine
danışmış daha sonra, aşiret
büyükleri biraraya gelmişler,
barış yollarını aramaya
başlamışlar… çözüm olarak kız
tarafı Ahmet’in babasından
“berdel” istedi. Yani Ahmet’in
kız kardeşini, zorla, aşiret
kararı olarak Şila’nın abisine
verdiler.
Sonradan öğrendik ki Ahmet’in
zorla evlendirilen kardeşine bir
çok zulüm yapmış kocası “kız
kardeşimi ağabeyin nasıl olur da
kaçırır” diye… Günlerden bir gün
bu acılara dayanamayıp asmış
kendini Ahmet’in kardeşi…
Ahmet ise hâlâ kardeşine sebep
olduğu acılarıyla yaşıyor…
Derleyen: Gökhan Doğanoğlu/Gürkan
Adam
|
|
|
|
|