08.05.2008

TBMM Başkanlığına

 

 

                   Aşağıdaki sorularımın İçişleri Bakanı Sn.Beşir Atalay  tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasını Anayasa’nın 98 ve İçtüzüğün 96. maddeleri gereğince saygıyla talep ederim.

 

                                                                                                          Atilla Kart

                                                                                                          CHP Konya Milletvekili

 

 

                        Özgürlük söylemlerini dilinden düşürmeyen Hükümet’in, belli kişi ve kurumlara yönelik maksatlı ve anti demokratik uygulamaları son dönemlerde yoğunluk kazanmıştır.

                        En son Türk Tabipler Birliği Başkanı Prof.Dr.Gencay Gürsoy’a yönelik olarak sabah saat 05.00 civarında kaldığı otelde gerçekleştirilen gözaltına alma işlemi ve şekli bunun en son örneğini teşkil etmektedir. Yapılan uygulamanın hukuka ve konuyla ilgili yönetmeliklerin âmir hükümlerine aykırı olduğu açıktır. Sorun; mevzuatın âmir ve açık hükümlerine rağmen, bu keyfi ve sorumsuz uygulamayı yapan âmirler-yetkililer hakkında gerekli idari ve disiplin müeyyideleriyle, görevi kötüye kullanma aşamasına varan niteliği sebebiyle adli sürecin neden uygulanmadığı konusunda yoğunlaşmaktadır. Bu işlem ve eylemi uygulayanlar, bu cesaret ve himayeyi kimden-kimlerden almışlardır?

 

                       Bu soruların mutlaka cevaplandırılması ve açıklık kazanması gerekmektedir. Olay, kınama veya uyarma işlemiyle geçiştirilecek bir olay olmanın ötesinde unsurlar içermektedir.

 

                        Buna göre;

                       

                        (1) Gencay Gürsoy’un kimliği ve sıfatı kamuoyunun bilgisi dahilinde olmasına,

                        aradan geçen 4 yıl içinde gözaltına alındığı otel dahil olmak üzere muhtemel otellerde kalmış olması ve bu durumun emniyet uygulaması sebebiyle aynı gece Emniyetin bilgisine ulaştırılmış olması,

                        yapılan gözaltı uygulamasının, Gürsoy’un İstanbul’da 1 Mayıs’ta gerçekleştirilen polis dehşeti uygulamaları hakkında suç duyurusunda bulunmasından 1 gün sonra gerçekleştirilmiş olması ve sair bulgular hep birlikte değerlendirildiğinde;

                        yapılan bu uygulamanın sıradan ve mûtadın dışında bir olay olmanın ötesinde; emir ve talimat yoluyla ve görevi kötüye kullanmak suretiyle gerçekleştirilen bir işlem ve eylem niteliğinde olduğunun kabulü gerekmez mi? En azından mevcut bulgular ve oluş şekli, bu yöndeki iddia ve suçlamaları doğrulamaz mı?

 

                        (2) Hal böyle olmasına göre; görev ve yetkisini organize bir şekilde kötüye kullanan âmir – müdürler hakkında idari ve adli süreç neden işletilmemektedir?

 

                        Bundan böyle idari ve adli süreç işletilecek midir?

 

 

 

 

                                                                                                       08.05.2008

TBMM Başkanlığına

 

 

                   Aşağıdaki sorularımın Başbakan Sn.R.Tayyip Erdoğan    tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasını Anayasa’nın 98 ve İçtüzüğün 96. maddeleri gereğince saygıyla talep ederim.

 

 

                                                                                                          Atilla Kart

                                                                                                          CHP Konya Milletvekili

 

 

                        59 ve 60. Hükümetler döneminde enflasyonun kontrol altına alındığı, tek haneli rakamlarda tutulacağı yolundaki söylemlerin gerçeklerle bağdaşmadığı her geçen gün somut bulgularıyla ortaya çıkmaktadır. Başbakan’ın gururla sahip çıktığı ve öne çıkardığı bu icraatının da göstermelik olduğu ve sanal bir sunuştan ibaret olduğu görülmeye başlanmıştır.

 

                        Gıda ve yakıt fiyatlarındaki anormal artışın dışında inşaat kalemlerinde de fahiş artışlar görülmektedir. Sadece inşaat demiri fiyatlarında son 6-7 ay içinde meydana gelen artış oranı %90’lar seviyesindedir. Aralık 2007’de 0.920 YTL / kg olan demir fiyatları 06.05.2008 tarih itibariyle 1.700 YTL/kg seviyelerine ulaşmıştır. 1 trilyon civarında malzeme bağlantısı yapan bir firmanın bu süre içindeki zararı 800 milyar TL seviyelerindedir.

 

                        Sadece bu kalemdeki artışın bir apartman dairesi fiyatının maliyetini 20 milyar TL artırdığı, kamuya iş yapan müteahhitlerin taahhütlerini yerine getirmekte zorlandığı ve keza bu durumun istihdamı olumsuz yönde etkilediği açıktır. Hükümet’in enflasyon ile ilgili söylemlerinin gerçeklerle bağdaşmadığı ortadadır.

 

                     Bu bilgi ve değerlendirmelerle aşağıdaki hususların

                    cevaplandırılmasını talep ediyoruz;

 

                   (1) Kasım 2007 ile Mayıs 2008 tarihleri arasında inşaat demiri fiyatlarında meydana gelen artış oranı nedir? Bu artış oranının apartman dairesi maliyetlerine yansıması nedir?

 

                   (2) İnşaat sektöründe yaşanan bu tıkanıklığın önlenmesi ve aşılması için herhangi bir çalışma yapılmakta mıdır? Bu tıkanmanın istihdam üzerinde yarattığı olumsuz sonuçlar nasıl giderilecektir? Kamuya iş yapan müteahhitlerin doğmuş olan zararlarının giderilmesi konusunda herhangi bir çalışma yapılmakta mıdır?

                  

                  

 

 

 

                                                                                             08.05.2008

TBMM Başkanlığına

 

 

                   Aşağıdaki sorularımın Başbakan Sn.R.Tayyip Erdoğan  tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasını Anayasa’nın 98 ve İçtüzüğün 96. maddeleri gereğince saygıyla talep ederim.

 

                                                                                                          Atilla Kart

                                                                                                          CHP Konya Milletvekili

 

 

                        Bilindiği gibi, AKP hakkında “Lâikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiği” iddiasıyla  ve bu sebeple kapatılması talebiyle açılan davanın yargılaması Anayasa Mahkemesinde devam etmektedir.

 

                        Devam eden bir yargılama söz konusu olduğundan, yargılamaya müdahale anlamına gelebilecek görüş ve değerlendirmelerden kaçınarak, aşağıda açıklaması yapılan konularda bilgi verilmesini talep etmek gereği doğmuştur.     Siyasi iktidar sözcüleri ; lâikliği ihlâl etme amaçlarının söz konusu olamayacağını, lâikliğin demokrasinin vazgeçilmez unsuru olduğunu sıklıkla ifade etmektedir. Yargılama sürecinde bu görüşleri söylem olarak ifade etmeye devam eden AKP’nin bir taraftan da “ideolojik ve yandaş” ilişkiler içinde bildiğini okumaya devam ettiğini ve kadrolaşma sürecini kararlılıkla sürdürdüğünü gösteren bulgular en son Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığında kendisini göstermiştir.

 

                        Bakanlık; 13.02.2007 ve 25.04.2008 tarihli yönetmelikler ile; 20.10.2002 ve 22.10.2006 tarihli yönetmelikleri yürürlükten kaldırmış ve kısmi düzenleme getirmiştir. Bu yönetmelikler ile “Yurt Dışı Teşkilatında Görevlendirilecek Personelin Atanma Usul ve Esaslarıyla” , “Disiplin Amirleri Yönetmeliği” konularında düzenleme yapılmıştır. Böylece ; yurt dışında ikinci bölüm Ataşe Yardımcılığına Atanacaklarda Aranılacak Şartları düzenleyen ve keza Bakanlık Disiplin Amirleri Cetvelindeki Esasları Düzenleyen Hükümler ortadan kaldırılmış ve kısmi düzenleme yapılmıştır.

 

                        Siyasi iktidarın, bu düzenlemelerle; 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunundaki atama ve görevlendirmeye ilişkin genel düzenleme ve şartları ortadan kaldırarak, kıdem, liyakat ve objektif ölçüler yerine subjektif ölçülere dayalı bir sistemi kurumsal hale getirmek istediği anlaşılmaktadır. Esasen, niteliksiz kadrolaşmayı kurumsal hale getirme konusunda epey mesafe alan ve başarılı olan (!) siyasi iktidarın bu maharetini, bu alanda da sürdürmek istediği görülmektedir.

 

                        Her ne kadar ortada Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın bir yönetmelik düzenlemesi olayı söz konusu ise de, bu olayın Hükümet’in genel anlamdaki kadrolaşma politikalarının bir uzantısı olması sebebiyle, önergenin Başbakanlık Makamına yöneltilmesi gereği doğmuştur.

 

 

 

 

 

 

 

 

                   Buna göre  ;

 

                   (1) Yukarıda sözü edilen düzenlemeler hangi amaç ve gerekçeyle yapılmıştır?

 

                   Bu iptal ve kısmi düzenlemelerden sonra, “Yurtdışı Teşkilatında Görevlendirilecek Personel” hangi esaslara göre tespit olunacaktır?

 

                   Yurtdışı görevlendirmenin, yabancı dil bilgisi ve uzmanlık gerektiren özelliği göz önüne alındığında, hangi gerekçeyle bu temel şartlar artık görmezden gelinecektir?

 

                   (2) Halen yürürlükte olduğu görülen 08.02.2004 tarihli “Yurtdışı İşçi Hizmetleri Uzman Yardımcılığı ve Uzmanlığa Atama, Görev ve Çalışma Yönetmeliği”, bu konudaki ihtiyaca cevap verebilecek midir?

 

                   08.02.2004 tarihli bu yönetmelik, yurtdışında görevlendirilecek teknik ve uzman görevlilerin tümünü kapsamakta mıdır?

 

                   Bu noktada bundan böyle nasıl bir uygulama yapılacaktır?

 

                   (3) Yukarıda anlatımı yapılan süreç ve eleştiriler karşısında,; yapılan ve yapılmak istenilen bu düzenlemelerin, yurtdışı örgütlerine yapılacak atama ve görevlendirmelerde, mesleki yeterlilik ölçülerini ortadan kaldırmaya ve yandaş-siyasi ilişkiler içinde vasıfsız kadrolaşma amacını gerçekleştirmeye yönelik olduğu yolundaki değerlendirmelere nasıl bir açıklama ve cevap getireceksiniz?

 

                   Diğer Bakanlıklarda da benzeri çalışmalar yapılmış mıdır?

 

                   Bundan böyle yapılacak mıdır?

 

 

                                                                                                       07.05.2008

TBMM Başkanlığına

 

 

                   Aşağıdaki sorularımın Adalet Bakanı Sn. Mehmet Ali Şahin    tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasını Anayasa’nın 98 ve İçtüzüğün 96. maddeleri gereğince saygıyla talep ederim.

 

 

                                                                                                          Atilla Kart

                                                                                                          CHP Konya Milletvekili

 

 

                        İlgi      ; (a) Ergenekon soruşturmasıyla ilgili olarak Adalet Bakanı’na

                                           yönelttiğimiz 22.04.2008 tarihli yazılı soru önergemiz.

 

                                     (b) Meclis Başkanlığının önergeyi işleme koymayan ve iade eden

                                           06.05.2008 tarih-12546 sayılı cevabi yazısı.

 

 

                        Haziran 2007’den bu yana sürdürülmekte olan Ergenekon soruşturmasında, evrak sayısının 4 milyon sayfaya ulaştığına dair bilgiler basına ve kamuoyuna yansımıştır.

 

                         Bu evrakın 3 milyon adedinin telefon konuşmaları, 1 milyon adedinin de diğer evrak olduğu bilinmektedir. Bilindiği gibi, CMK’nun 251/1. maddesine göre; bu tür suçların soruşturmasının görevli savcılar tarafından bizzat yapılması zorunluluğu vardır. Bu tür suçlarda C.Savcıları doğrudan soruşturma yapmaktadır. Bu olayda 3 savcının görev yaptığına dair bilgiler yine kamuoyuna yansımış durumdadır.

 

                        Telefon dinlemelerinin teknik niteliği sebebiyle, konuşma çözümlerinin kolluk güçleri tarafından yapılacağı açıktır. Ancak çözümü yapılan bu konuşmaların değerlendirilmesi ve bağlantılar, ilgili – ilgisiz ayırımlar, Savcı tarafından yapılacaktır. Başka bir ifadeyle, kolluk görevlilerinin bu konuşmaların bağlantı ve kıyaslamalarını rapora bağlamaları, ilgili savcının da kolluk tarafından rapora bağlanan bu bilgi ve değerlendirmeleri soruşturmaya esas alması yasal olarak mümkün değildir. İlgili Savcı; tüm telefon konuşmalarını bizzat okumak, incelemek, kıyaslamak, ilgili-ilgisiz ayırımını yapmak durumundadır.

 

                        Her savcının dosyanın tamamını okuması, hem CMK 251/1’in gereği olduğu gibi, hem de olayın bütününe hakim olmak bakımından zorunlu ise de, bir an için 3 savcının işbölümü anlayışı içinde görev yaptığı kabul edildiğinde de;  her savcı asgari ölçülerde 1.350 milyon civarında evrakı okumak durumundadır. Böylesine kapsamlı bir soruşturmada geriye dönüşlerin yapılması, bağlantıların kurulması zorunluluğu göz önüne alındığında; kuşkucu, sağlıklı ve verimli bir soruşturmanın yapılabilmesi için, olağanüstü bir tempoyla çalışılması gerektiği açıktır.

 

 

 

 

                        Bu şartlarda yürütülecek bir soruşturmada bir savcının günde en fazla 200 sayfa okuyabileceği öngörüldüğünde ve aralıksız 365 gün çalışıldığı varsayıldığında bile, bu savcının kendisine isabet eden evrakı 18 yılda bitirmesi söz konusu olacaktır. İncelenecek evrakın arasında yazışmalarla ilgili  “üst yazıların” bulunduğu göz önüne alındığında da, bizzat yapılacak sağlıklı bir çalışmanın 9-10 yılı bulmasının söz konusu olacağı anlaşılmaktadır. Bir yargıcın olağan şartlarda aynı yerde 4-5 yıl görev yaptığı; savunma hakkının dokunulmazlığı sebebiyle savunma avukatlarına  yapması gereken incelemelere ilişkin süreler de göz önüne alındığında; fiili anlamda yargılamanın yapılamaması gibi bir durum doğabilecektir.

 

                        Hal böyle iken; iddianamenin yazım aşamasında olduğuna dair bilgiler basına yansımaktadır. Soruşturma aşamasında, soruşturmanın gizliliğini ihlâl eden, hükümet yanlısı ve sözcüsü gazete ve yazarlara yapılan servisleri bu aşamada dile getirmiyoruz.

 

                        Maddi ve fiziki unsurlar, yasal zorunluluklar ve insani günlük çalışma kapasitesi gibi bulgular hep birlikte değerlendirildiğinde; Ergenekon soruşturmasının, politize olan kolluk güçlerinin inisyatifi ve yönlendirmesinde sürdürüldüğüne ve siyasi iradenin müdahil olduğuna dair kuşku ve değerlendirmeler ciddiyet kazanmakta ve somut bir hal almaktadır.

                        Böyle bir tabloda Başbakan’ın, Ergenekon soruşturmasıyla ilgili olarak, “….Emniyet belli bir noktaya getiriyor, Adliye devam ediyor…..Kendilerine teşekkür ediyorum….” mealinde memnuniyet ifade eden sözleri ayrı ve özel bir anlam kazanmaktadır. Yukarıda anlatımı yapılan bulgular, Ergenekon soruşturmasının Hükümet tarafından bir saatli bomba gibi kullanıldığını, muhalif kesimlere yönelik olarak tehdit ve şantaj aracı olarak kullanıldığı izlenimi ve kanısını yaratmaktadır.

 

                        İstismar edilmemesi için önemle ifade ediyoruz;

                        Kamu yapılanması içinde görev ve yetkilerini kötüye kullanmak suretiyle oluşan-oluşturulan hukuk dışı yapılaşma ve çeteleşmeye karşı her türlü yasal mücadele kararlılıkla sürdürülmelidir. Ancak bu mücadelenin hukuka uygun bir şekilde, politize olmayan kolluk güçleri ve bağımsız yargı aracılığıyla yapılması; delillere müdahale edilmemesi ve karartılmaması gereği ve zorunluluğunun öneminden söz ediyoruz. Unutulmamalıdır ki; bu ilkelere riayet edilmediği takdirde, maddi gerçeğe ulaşılamayacağı gibi, yapılan soruşturmaların inandırıcılığı da olmayacak ve soruşturmayı sürdüren makamlar güvenirliliğini kaybedecektir.

 

                        Tüm bu konuları irdeleyen ilgi (a) önergemizi, Meclis Başkanlığı ilgi (b) yazıyla işleme koymamış ve tarafımıza iade etmiştir. Meclis Başkanlığı; önerge içeriğinde Anayasanın 138/3. maddesine aykırılık teşkil eden unsurların bulunduğunu; keza İçtüzüğün 96 ve 97. maddeleriyle bağdaşmadığını ifade ederek iade işlemini gerçekleştirmiştir.

 

                   Meclis Başkanlığının soyut nitelikte olan bu değerlendirmesi, en hafif deyimiyle  ifade ediyoruz; kürsü-yasama sorumsuzluğuna müdahale ve Milletvekili’nin denetim sorumluluğunun ihlâli niteliğindedir.

 

 

 

 

 

                        İlgi (a) önergede; özel yaşama ve kişilik haklarına yönelik bir değerlendirme veya istişare amacı söz konusu olmadığı gibi, yargı yetkisinin kullanılmasına yönelik bir hal de yoktur. Anayasanın 138/3. maddesi; görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde Yargı Yetkisinin kullanılmasıyla ilgili soru sorulamayacağını düzenlemiştir. Ortada dava aşamasına gelen bir iddianame yoktur. Hazırlık soruşturmasına yönelik olarak yürütme organı ve bağlı birimler aracılığıyla bu hazırlık soruşturmasına hukuk dışı müdahaleler yoluyla yapılan girişimler ve bu konudaki endişeler dile getirilmektedir. Bu süreçte Hükümet kaynaklı olarak yapılan, yapıldığı ifade ve iddia olunan müdahaleler sorgulanmaktadır.

 

                        Keza, İçtüzüğün 96 ve 97. maddeleri anlamında istişari nitelikte veya kişilik haklarına ve özel yaşama yönelik konuları içeren herhangi bir soru veya unsur da söz konusu değildir. Kamu yetkisi ve gücünün, kişisel ve siyasi sebeplerle kötüye kullanılıp kullanılmadığı araştırılmaktadır. Hiç kimsenin şahsına yönelik bir değerlendirme veya itham yapılmamıştır.

 

                        Hal böyle iken; Meclis Başkanlığının soyut ve dayanaksız gerekçelerle önergeyi işleme koymamasına hiçbir anlam verilememiştir. Önergede yapılan açıklamalar, sorulan soruların dayanağını ve inandırıcılığını göstermek amacıyla ve zorunlu olarak ifade edilmiştir. Bu açıklamalar yapılmasa ve sözü edilen bulgular dile getirilmese, önergeye konu olan soruların dayanağı söz konusu olamayacaktır.

 

                        Bu araştırmayı ve denetimi yapmak Milletvekili’nin varlık sebebi ve temel görevi ve sorumluluğudur. Bunu hiç kimse, Meclis Başkanlığı dahil hiçbir organ engelleyemez. Bu soruların sorulmasından hiç kimse ve hiçbir organ rahatsız olmamalıdır.

 

                   Bu değerlendirmelerle ilgi (a) önergedeki sorularımızın bir kez

                   daha sorulması zorunluluğu doğmuştur;

 

                   (1) Hazırlık soruşturması hangi aşamadadır?

                        Davanın ne zaman açılacağı – açılabileceği öngörülmektedir?

                       Hazırlık soruşturmasının böyle bir anlayış ve disiplinle sürdürülmesi, AİHM’nin konuyla ilgili kararları karşısında, başlı başına adil yargılanma ve savunma hakkının ihlâli anlamına gelmez mi?

 

                   (2) Yukarıda anlatımı yapılan bulgular karşısında, fiili bir yargılama ve güven veren bir adli süreç söz konusu olabilecek midir?

                         Sözü edilen maddi bulgular ve müdahaleyi gösteren unsurlar karşısında, kolluk gücünün rapor ve görüşleri esas alınarak iddia makamı tarafından davanın açılması, CMK’nun 251/1. maddesinin ihlâl edildiği anlamına gelmez mi?

                        Keza böyle bir süreç soruşturmayı sürdüren Savcıların, yürütme organının telkin ve tavsiyeleri doğrultusunda görev yaptıkları anlamına gelmez mi?

                                                                                                       06.05.2008

TBMM Başkanlığına

 

 

                   Aşağıdaki sorularımın Adalet Bakanı Sn. Mehmet Ali Şahin    tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasını Anayasa’nın 98 ve İçtüzüğün 96. maddeleri gereğince saygıyla talep ederim.

 

                                                                                                          Atilla Kart

                                                                                                          CHP Konya Milletvekili

 

 

                        14.01.2008 tarihinde Faruk Kalkavan idaresinde bulunan Lincoln marka arazi taşıtı Üsküdar – Acıbadem Köprüsü civarında emniyet şeridinde bulunan otomobile ve arkasında duran Sinem Reyhan Yalçın’a çarpmıştır. Çarpma sonrasında şüpheli ve arkadaşları olay mahallinden kaçmış, Sinem ve arkadaşı Elif’in yardım feryatlarına duyarsız kalmışlardır. Faruk Kalkavan ailesinin nüfuzunu kullanarak başka bir kişiyi şüpheli olarak Çengelköy Polis Merkezine göndermiş, bu girişime rağmen aracı kullanan kişinin Faruk Kalkavan olduğu sonradan tespit olunmuştur.

 

                        Trafikte seyreden duyarlı vatandaşların çabalarıyla Sinem hastaneye ulaştırılmış ise de; hastanede de yaşanan ihmal, sorumsuzluklar ve aksaklıklar sonucunda Sinem 6 saat kadar sonra ölmüştür.

                        Şüpheli Faruk ve arkadaşlarının alkollü oldukları, olay günü kokain kullandıkları, aşırı süratle ve slalom yaparak – zikzak çizerek aracın kullanıldığı, emniyet şeridinde park halindeki aracını kontrol eden Sinem’e çarptıkları, otonun 130 metre kadar sonra durabildiği ve fren izinin olmadığı; hazırlık soruşturması, bilirkişi raporları, tanık beyanları ve oluş şeklinden anlaşılmaktadır. Ortada bir trafik cinayeti vardır.

 

                        Kazanın oluşu ve sonucu vahimdir. Ailenin acı ve ızdırabı tarif edilemez boyutlardadır. Bu şartlarda gelişen trafik olayında şüphelinin “öngörülü – bilinçli taksir” çerçevesinde cezai sorumluluğunun söz konusu olacağı açıktır. Olayda birden fazla trafik kuralının fâhiş ölçülerde ihlâli söz konusudur. Sorumsuzluklar zinciri ve olay sonrasındaki duyarsızlık ailenin acısını daha da artırmıştır.

 

                        Bu şartlarda gelişen bir olayda; üst sınırı 9 yıla ulaşabilecek bir davada,   3 ay 10 gün sonra tahliye kararı verilmesi ve hazırlık soruşturması esnasında şüpheli hakkında adli mercileri yanıltmak ve yalan beyanda bulunmaktan dolayı kovuşturma yapılmamış olması; doğaldır ki aileyi ve kamu vicdanını incitmiştir. Gelişen bu süreç, anayasal zemin içinde ayrıca sorgulanacak ve takip edilecektir.

                        Mobese ve EDS kayıtlarının silindiğine dair bulgu ve iddialar söz konusudur.

                        Olay ve sonrasında tarif edilemez acılar yaşayan aile, 24.04.2008 tarihinde verilen tahliye kararından sonra; gözlem ve şikayetlerini anlatmak, derdini paylaşabilmek amacıyla Sinem’in annesi Nazmiye (Neşe) Yalçın, teyzesi Naile Karadağ ve kızkardeşi Didem Yalçın 25.04.2008 tarihinde saat 11.00 civarında Adalet Bakanlığı’na gitmişlerdir.

 

 

                        Tarafımıza ulaşan bilgiler ve bu bilgileri doğrulayan bulgulara göre;

 

                        Aile önce Bakan’la görüşmek istemiş, Bakan’ın ve Müsteşar’ın programının uygun olmaması sebebiyle Müsteşar Yardımcısı Ahmet Kahraman ile görüşmüşlerdir. Sekreteryada beklerken, sekreterin lavabo ihtiyacı için dışarı çıktığı anda gelen telefonun Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığından geldiğini telefona bakan odacı, lavabo dönüşünde Sekretere odada bulunanların huzurunda iletmiştir. Bu esnada odada bekleyen bir kişinin, İhsan Kalkavan ile birlikte taziyeye gelen ve Kalkavan Ailesinden olan bir kişi olduğunu Anne Nazmiye gözlemlemiştir. Bu kişinin Müsteşar Yardımcısının odasına girmesi ve sekreterin izin vermesi üzerine anne Nazmiye ve yanındakiler de Müsteşar Yardımcısının Makamına  girmişlerdir.

 

                        Bu esnada Müsteşar Yardımcısı gelen telefona cevap vererek “tabii Bakanım, emredersiniz….” mealindeki bir konuşmadan sonra telefonu kapatmıştır. Acılı ailenin ve Kalkavan Ailesine mensup kişinin aynı anda odaya girmesi karşısında Müsteşar Yardımcısı paniklemiş, anne Nazmiye’nin önce beni dinleyin demesine sinirlenmiş, “sizinle görüşmeyeceğim” demiş, annenin neden benimle görüşmeyeceksiniz diye kararlı davranması üzerine güvenlik görevlilerini çağırmış; anne Nazmiye darp edilerek ve sürüklenerek Bakanlığın dışına çıkartılmıştır.

 

                        Anne Nazmiye Bakanlık ambulansıyla Gazi Üniversitesi Hastanesine götürülmüş, ancak her nedense burada muayenesi yapılmamış, bunun üzerine MESA Hastanesine götürülmüştür. Tüm bu süreç kamera görüntüleriyle ve MESA Hastanesi giriş kayıtlarıyla sabittir. Annenin perişan hali, sürüklenmesi ve darp edilmesi görüntülenmiş durumdadır.

 

                        Adalet aranmak üzere, derdini anlatmak ve paylaşmak üzere Adalet Bakanlığına giden aile tam bir trajedi yaşamıştır.

 

                        Adalet Bakanlığında tasavvur edilemez gelişmeler olmuştur.

 

                        Hazırlık soruşturması süreci ve yargılamanın yukarıda anlatımı yapılan seyrinden sonra, Adalet Bakanlığında yaşananlar ibret verici unsurlar içermektedir.

 

                        Bakan’ın olaydaki konumunu ve ilişkisini bu aşamada bilemiyoruz.

 

                        Ancak Müsteşar Yardımcısının tavrı, şüpheli ailesinin ilişki ve girişimlerinin içeriği ve gelişen olaylar ; Devlet yönetimi ve hele Adalet Bakanlığı adına çarpıcı ve düşündürücüdür. Adalet Bakanlığına derdini anlatmak için giden acılı aile, yaşadıkları ve maruz kaldıkları eylem ve davranışlar karşısında, tam anlamıyla şok yaşamışlardır. Acısını anlatmak, paylaşmak ve sorumlular hakkında işlem yapılmasını talep etmek üzere Adalet Bakanlığına giden anne ; suçluların telaşı, suçüstü  ve panik haliyle, terörist muamelesine tabi tutulmuştur.

 

                        Gelişmeler ve bulgular maalesef yukarıdaki değerlendirmelerimizi doğrulamaktadır.

 

 

 

                        Şimdiki hal aşağıdaki hususların ivedi olarak cevaplandırılmasını talep

                       ediyoruz;

 

                        (1) Şüpheli Faruk Kalkavan’ın , kendisi yerine başkasını şüpheli olarak resmi mercilere gönderdiği ve bu yolda girişimde bulunduğu açık ve sabit olmasına rağmen; Savcılık Makamı adı geçen hakkında adli mercileri yanıltmak ve yalan beyanda bulunmaktan dolayı neden kovuşturma yapmamıştır? Bu yönde kovuşturma yapılmamasını gerektiren sebep nedir?

 

                        Mobese ve EDS kayıtlarının silindiği yolundaki bulgu ve iddialar doğru mudur?

 

                        Yukarıda sözü edilen oluş şekli, delillerin karartılmış olması ve diğer bulgular karşısında görevini eksiksiz ve tarafsız olarak yapmadığı yolunda somut karineler bulunan ilgili Savcı hakkında gerekli idari ve yasal denetimi hemen yaptıracak mısınız?

 

                        Yukarıda anlatımı yapılan bulgular, oluş şekli ve hazırlık soruşturmasının eksik sürdürülmüş olması karşısında; tahliye kararının Mahkemenin yasal takdir hakkı çerçevesinde kullanılıp kullanılmadığını tahkik anlamında Müfettiş incelemesi yaptıracak mısınız? Buna gerek ve ihtiyaç duyuyor musunuz?

 

                        Yargılamayı yapan 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/43 ve 2008/49 esas sayılı dosyalarındaki tutuklama tarihleri nedir? Bu sanıklar halen tutuklu mudurlar?

 

                        Adı geçen Mahkemede taksirle adam öldürmeden yargılanan şüphelilerin son 3 yıl içinde görülen dosyalardaki tutuklanma – tahliye tarihleri nedir?

 

                        (2) Ailenin Adalet Bakanlığını ziyareti esnasında yani 25.04.2008 günü Üsküdar Cumhuriyet  Başsavcılığından, Adalet Bakanlığı aranmış mıdır?

 

                        Kimler aranmıştır?

 

                        Adalet Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Ahmet Kahraman aranmış mıdır?

 

                        Kaç kez arama yapılmıştır? Hangi saatlerde arama yapılmıştır?

 

                        Kalkavan ailesi veya aile adına birileri Müsteşar Yardımcısıyla bizzat görüşmüş müdür?

 

                        (3)Adalet Bakanlığının olaya yönelik basın açıklamalarında her ne kadar darp iddiaları yalanlanmış ise de, Bakanlığın ambulansıyla anne Nazmiye’nin önce Gazi Üniversitesine daha sonra da MESA Hastanesine gittiği, tedavisinin yapıldığı; Adalet Bakanlığından sürüklenerek ve darp edilerek çıkarıldığına dair görüntülü kayıtların varlığı sabit olmasına rağmen; Bakanlık, neden ve hangi gerekçeyle ve hangi amaçla olayı gizlemektedir?

 

                        Olay, Bakan olarak Siz’i de, hem siyasi otorite ve hem de kişisel olarak ilgilendiren unsur ve iddialar içermekle; bu konulara da açıklama getirmek gereğini duyuyor musunuz?

 

 

 

 

                                                                                                       05.05.2008

TBMM Başkanlığına

 

 

                   Aşağıdaki sorularımın İçişleri Bakanı Sn. Beşir Atalay     tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasını Anayasa’nın 98 ve İçtüzüğün 96. maddeleri gereğince saygıyla talep ederim.

 

                                                                                                          Atilla Kart

                                                                                                          CHP Konya Milletvekili

 

 

İlgi      ; (a)  İçişleri Bakanı’na yönelttiğimiz 28.03.2008 tarih ve  2097

                    sayılı  yazılı soru önergemiz.

           

                                      (b) TBMM Başkanlığı’nın  17.04.2008 ve 5080/10858 sayılı cevabı.

 

 

 

                        Seydişehir Eti Alüminyum’un özelleştirilmesi işlemlerine karşı ; Şahsım ile birlikte, KİGEM, Metalurji Mühendisleri Odası ve TES-İŞ tarafından Danıştay’a açılan davalar sonucunda, Danıştay 13. Dairesi özelleştirmeye yönelik tüm işlemlerin iptaline karar vermiştir.

 

                        Hükümet, alıcı firmayla işbirliği içinde ve hukuk tanımaz bir şekilde bu kararların uygulanmasını savsaklamakta ve sürüncemede bırakmaktadır. Hukuka açıkça aykırı olan, alıcı firmanın haksız ve kayıt dışı kazancına yol açan bu gelişmeler sonucunda, binlerce işçi ve aileleri perişan olmuş, aile bütünlükleri parçalanmıştır.

 

                        Bu mağduriyeti yaşayan işçiler, aileleri ve Seydişehir halkıyla birlikte; Benim de katıldığım ve Seydişehir halkıyla, meslek odaları ve sivil toplum örgütlerinin destek verdiği 23 Şubat 2008 tarihli toplantı ve basın açıklamasıyla; yukarıda sözü edilen Danıştay kararlarının savsaklanmadan uygulanması ve işgale son verilmesi yolunda açıklamalar ve uyarılar yapılmıştır. Bu açıklama ve toplantı Emniyet birimlerinin önceden bilgilendirilmesi ve başvurulmak suretiyle yapılmıştır. Esasen basın açıklaması ve toplantı baştan sona Emniyet tarafından takip edilmiş ve kayıt altına da alınmıştır.

 

                        Olayın mağduru olan işçiler ile birlikte; Anayasal bir hak kullanılmıştır. Taşkınlık yapılmadan, vurup kırmadan yargı kararlarının bir an evvel uygulanması , aksi halde tüm ilgililer hakkında gerekli duyuruların yapılacağı kararlı ve yüksek bir sesle dile getirilmiştir.

                        Hal böyle olmasına rağmen; iktidar odaklı yerel ve merkezi yönetimin baskı ve yönlendirmeleriyle, bu toplantıya katılan Seydişehir ADD yetkilileri ile TMMOB-Metalurji Mühendisleri Odası Başkanı ve yetkilileri hakkında; Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasasına Muhalefet iddiasıyla soruşturma başlatıldığı hayretle öğrenilmiştir.

 

 

                        Bu süreçler ilgi (a) önergemizle dile getirilmiş ve devamında Emniyet birimlerinin uygulamalarıyla 4-c statüsündeki işçilerin mağduriyetleri tarafımızdan eleştiri konusu yapılmış ise de; Meclis Başkanlığı önergemizde TBMM İç Tüzüğüne aykırı hususların bulunduğu gerekçesiyle önergeyi işleme koymamıştır. Meclis Başkanlığı’nın değerlendirmesine iştirak etmemekle birlikte, polemiğe yol açmamak ve olayın bir an evvel tahkikini sağlamak amacıyla iade gerekçesi doğrultusunda önergemizi bir kez daha sunuyoruz.

 

                        Yeri gelmişken önemle ifade ediyoruz;  Hükümet’in bir taraftan gerekçesi ortadan kalkmış olmakla Eti Alüminyum’u özelleştirme kapsamı dışına çıkarması, diğer taraftan da gerek 4-c ve gerekse 4-c dışı olan çalışanları “tüm özlük haklarıyla işe iade etmesi” sürecini başlatması gerekirken; Hükümet, yasa ve Anayasadan doğan görev ve sorumluluklarının gereğini yapmamaktadır.

 

                        Alıcı firma, kayıt dışı bir şekilde tesisi işletmeye devam etmekte ve haksız kazanç sağlamaktadır. Fabrika bünyesindeki yapılaşmayı da değiştirmekte ve hatta termik santral inşaatı yapabilmektedir.

 

                        Gelinen Süreç; Hükümet’in gerçek kimliğini, kimlere hizmet ettiğini gösteren gelişmeleri ortaya çıkarmıştır.

 

           

                        Bu bilgi ve değerlendirmelerle aşağıdaki hususların cevaplandırılmasını talep ediyoruz;

 

                   (1) Basın açıklaması ve toplantının yapılacağı Emniyet birimlerinin bilgisi dahilinde olmasına, bu açıklamalar keza Emniyet yetkilileri tarafından da takip ve kayıt altına alınmasına ve anayasal bir hak kullanılmasına rağmen; hangi yasal ve takdiri gerekçeyle böyle bir soruşturma Emniyet yetkilileri tarafından başlatılmıştır?

 

                   Böyle bir süreç Emniyet yetkililerine, birileri tarafından talimat ve kanunsuz emir verildiği anlamına gelmez mi?

 

                   (2) Bu toplantı ve yürüyüşe katılan  ve özelleştirme mağduru olan, 4-c statüsünde muhtelif yerlerde çalışan bazı işçilerin görev yerlerinin değiştirildiği yolundaki bilgiler doğru mudur? Hangi yasal ve takdiri gerekçeyle bu işlemler yapılmıştır?

 

                   (3)Alıfı firmanın sözleşme ve yasa ihlâli anlamına gelen, yasal dayanağı olmayan ve kayıt dışı haksız kazanç niteliğinde olan faaliyetleri neden engellenmemektedir? Bu süreç neden himaye edilmektedir?

          

 

 

 

           

                                                                      

 

 

 

 

                                                                                                       05.05.2008

TBMM Başkanlığına

 

 

                   Aşağıdaki sorularımın Milli Eğitim Bakanı Sn. Hüseyin Çelik    tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasını Anayasa’nın 98 ve İçtüzüğün 96. maddeleri gereğince saygıyla talep ederim.

 

 

                                                                                                          Atilla Kart

                                                                                                          CHP Konya Milletvekili

 

 

 

İlgi      ; (a) Milli Eğitim Bakanı’na yönelttiğimiz 19.03.2008 tarih ve  1956 sayılı  yazılı soru önergemiz.

                                      (b) TBMM Başkanlığı’nın  17.04.2008 ve 5080/10858 sayılı cevabı.

 

                        58, 59 ve 60. Hükümetler döneminde yargı kararlarının uygulanmaması yaygın bir hal almıştır.

 

                        Özellikle Milli Eğitim Bakanlığında bu hal süreklilik kazanmıştır. Öyle ki, TBMM Karma Komisyon’a ulaşan dosyalara göre, 58 ve 59. Hükümetlerin Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı hakkında, yargı kararlarının uygulanmamasından dolayı 20’ye yakın dava dosyasının mevcut olduğu görülmektedir. Anılan kişi hakkında başka dosyaların da Karma Komisyona intikali kuvvetle muhtemeldir.

 

                        Konya-Ereğli Sümer İlköğretim Okulu Fen Bilgisi Öğretmeni ve hizmet süresi 24 yılı bulan İmdat Yücel; usulsüz bir soruşturma sonucu, kınama cezasıyla cezalandırılmış ve Bozkır Üçpınar İlköğretim Okuluna tayini yapılmıştır. Verilen kınama cezası, üst disiplin amiri tarafından iptal edilmiş, görev yeri değişikliği cezası ise Konya 2. İdare Mahkemesinin kararı ile 15.11.2007 tarihinde iptal edilmiştir.

 

                        Bu karar gereğince adı geçenin Ereğli Sümer İlköğretim Okuluna atamasının yapılması gerekirken, Cihanbeyli Vedat Kora İlköğretim Okuluna ataması yapılmıştır. Bu işlemin de iptali üzerine, bu kez 27.02.2008 tarih 10309 sayılı yazıyla Halkapınar İlçesi Çakıllar Köyü İlköğretim Okuluna ataması yapılmıştır. Bu atama da iptal edilmiş, tekrar Vedat Kora İlköğretim Okuluna görevlendirme yapılmıştır.  

 

 

                   Adı geçenin hem yargı kararlarının gereği olarak ve hem de norm kadro uygulaması çerçevesinde; öncelikle Ereğli Sümer İlköğretim Okuluna, bürokratik sebeplerle bu görevlendirme yapılamadığı takdirde; norm kadro açığı bulunan Ereğli Şehit Kamil Atalay İlköğretim Okulunda görevlendirilmesi gerekli ve zorunlu iken;

 

 

 

 

 

                   Bakanlık ve bağlı kadrolar yetkilerini kötüye kullanmışlar, kin ve garez duygusuyla kendilerince intikam alma yoluna gitmişlerdir.   Milli Eğitim Bakanlığının; 5 çocuk babası ve emeğiyle geçinmeye çalışan 24 yıllık bir memurunu nasıl perişan ettiğini gösteren, aile birliğini nasıl parçaladığını gösteren acımasız ve ilkel bir uygulamayla karşı karşıyayız.

 

                   5 çocuğundan 2’si Selçuk Üniversitesi mezunu, 1’i kamu yönetimi öğrencisi, diğer çocuğu Ereğli Anadolu Lisesi öğrencisi ve nihayet beşinci çocuğu Ereğli Lisesi’nde bursluluk sınavını kazanarak okuyan bu aile; bir taraftan parçalanmışlığın sorunları , diğer taraftan da ekonomik zorluklarla ayakta kalmaya çalışmaktadır.  

 

                   Bu konuları sorgulayan ilgi (a) önergemiz Meclis Başkanlığı tarafından İçtüzük hükümlerine uygun olmadığı gerekçesiyle iade edilmiştir. Meclis Başkanlığı’nın bu değerlendirmesine iştirak etmemekle birlikte, olayın biran evvel tahkiki ve hukuk tanımaz uygulamaların durdurulmasını temin amacıyla konunun yeniden gündeme getirilmesi gerekmiştir.

 

                   Bu gelişmeler kapsamında aşağıdaki soruların cevaplandırılmasını talep ediyoruz;

 

                   (1) Bu kararların ve işlemlerin doğru olduğu resmi belgeler ile sabit olduğuna göre; Milli Eğitim Bakanlığı, bu yargı kararlarını, neden kararın amacına uygun olarak uygulamamakta direnmiştir?

 

                   (2) Bir Bakanlığın, mensubu olan öğretmeniyle böylesine kin ve garez anlamına gelecek uygulamalar içine girmesinin açıklaması ve gerekçesi nedir?

 

                   Böyle bir uygulama, hangi insani duyguyla açıklanabilir?

 

                   Böyle bir uygulama, görev ve yetkinin kötüye kullanılması anlamına gelmez mi?

 

 

 

 

 

 

                                                                                                       05.05.2008

TBMM Başkanlığına

 

 

                   Aşağıdaki sorularımın Adalet Bakanı Sn. Mehmet Ali Şahin    tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasını Anayasa’nın 98 ve İçtüzüğün 96. maddeleri gereğince saygıyla talep ederim.

 

                                                                                                          Atilla Kart

                                                                                                          CHP Konya Milletvekili

 

                       

İlgi      ; (a) Adalet Bakanı’na yönelttiğimiz 15.04.2008 tarih ve  2477 sayılı      yazılı soru önergemiz.

                                      (b) TBMM Başkanlığı’nın  30.04.2008 ve 1204 sayılı cevabı.

 

                        Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in bir televizyon kanalında katıldığı programda; “…….sınav yapıyoruz, Danıştay yürütmenin durdurulması kararı verdi….YARSAV diye bir dernek var. Başında da Yargıtay savcılarından bir arkadaşımız var. Onlar hemen Danıştay’a gidip ertesi gün karar alabiliyorlar. Çünkü, Danıştay’daki hakim ve savcıların büyük çoğunluğu bu derneğin üyesi. Bir derneğin açtığı davaya, o derneğin üyeleri bakıyor ve sınavlarla ilgili o kadar çok davalar oldu ki. Sınav yapıyorsunuz, durduruluyor. Şimdi mülakatı kazanmış 114 arkadaş, kapı kapı dolaşıyorlar……” demiştir.

 

                        Beyanatın içeriği ve iddialar ciddidir.

 

                        Önemle ifade ediyoruz; bir ülkenin Adalet Bakanı, bir dernek ve üst dereceli yargı organı hakkında bu yönde bir beyanat veriyorsa, kural olarak, bu iddiaların ciddiye alınması gerekir. Böylesine ciddi bir iddiayı ileri süren bir Bakan’ın, bu iddiasını sözde bırakmayıp, ilgili denetim mekanizmalarını süratle devreye sokması gerekir.

 

                        Böyle bir süreci başlatmayıp popülist, soyut ve dayanaksız söylemlerle, böylesine vahim bir iddia dile getiriliyorsa; orada garip bir durum var demektir. Bir derneği ve anayasal kurumu zan altında bırakmaktan öte, iftira boyutlarına varan ve Devletin saygınlığı ve sorumluluğu adına ibretle sorgulanması gereken bir hal ile karşı karşıya olduğumuz görülmektedir. Çünkü bilinmektedir ki; Danıştay’daki yargılamalarda, YARSAV üyesi yargıçlar görev yapmamıştır. YARSAV;  AB mevzuatı çerçevesinde  kurulan, demokratik anlamda hak ve özgürlüklerin savunmasını kurumsal olarak yerine getiren ve çağdaş demokrasilerin tümünde faaliyet üstlenen nitelikte bir dernektir.

 

                        Hakimlik ve savcılık mesleğine yönelik olarak anti demokratik ve faşizan yapılanmaları gerçekleştirmek isteyen siyasi otoritelere karşı kararlılıkla  mücadele veren bu derneği kapatmayı başaramayan siyasi iktidar; maalesef, gelinen süreçte kamu yetkisini kötüye kullanarak bu kez “karalama” yoluna başvurmuştur.

 

                        Böylesine ciddi bir suçlamanın idari ve yasal gereğinin yapılmaması halinde, bu beyanatı veren siyasi iradenin  ciddiyeti, saygınlığı ve ağırlığı herhalde söz konusu olamaz.

 

 

                        Bu değerlendirmelerle konu tarafımızdan ilgi (a) önergeyle dile getirilmiş ise de, Meclis Başkanlığı önergede içtüzüğe aykırı bölümlerin bulunduğu gerekçesiyle önergemizi işleme koymamıştır.

 

                        Meclis Başkanlığı’nın bu değerlendirmesine katılmamakla birlikte, olayın biran evvel tahkiki amacıyla önergemizi bir kez daha tekrarlamak gereği doğmuştur.

 

                       

Buna göre;

 

 

                   (1) Adalet Bakanı olarak, böylesine ciddi bir iddia ve suçlamanın, idari ve yasal gereğini neden yapmıyorsunuz?      

 

                   “Hemen ertesi gün gidip karar alabiliyorlar dediğinize göre, elinizde somut ve ciddi bulguların varlığı söz konusu olmakla; neden bu bulguların gereğini yapmıyorsunuz?

 

                   (2) Bu söylem ve davranışlarınız, Anayasal bir kurum olan Danıştay’ı “zan altında bırakmak” anlamına gelmez mi?

 

                   Keza bu söylemler, yasal bir dernek olan YARSAV’ın hak arama ve dava hakkına müdahale anlamına gelmez mi?

 

                   Demokratikleşme söylemlerinin iktidar sözcüleri tarafından ısrarla kullanıldığı bir dönemde, böylesine temel çelişkiler içeren davranışlarda bulunmak Adalet Bakanlığı’nın misyonu ve hukuk devleti kavramıyla bağdaşır mı?

 

                   Bu davranış aynı zamanda yargıya müdahale anlamına gelmez mi?

 

 

 

 

 

 

 

 

           

                                                         

 

 

                                                                                                     30.04.2008

TBMM Başkanlığına

 

 

 

                   Aşağıdaki sorularımın Başbakan Sn.R.Tayyip Erdoğan tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasını Anayasa’nın 98 ve İçtüzüğün 96. maddeleri gereğince saygıyla talep ederim.

 

 

 

                                                                                                           Atilla Kart

                                                                                                          CHP Konya Milletvekili

 

 

 

 

                        “Sabah-ATV’ye” el konulması ve ihale sürecinden itibaren başlayan  hukuk dışı ilişkiler ve yapılanmalar; ihale sonucunda “ödeme ve kredi temini” sürecinde de aynı  şekilde devam etmiştir.

 

                        Bu süreçle ilgili bilgi ve bulgular her geçen gün bütün çıplaklığıyla ve somut belgeleriyle ortaya çıkmaktadır. Maalesef Cumhurbaşkanı makamından başlayan ve Başbakan düzeyinde devam eden yapılanma ve müdahalelerin söz konusu olduğu ortaya çıkmıştır. Olayın seyri, bu süreç esnasında yaşanan hukuk dışı ilişkiler, bu ilişkileri yaratan siyasi ve bürokratik yapının sorumlularının takibi ve haklarında gerekli yasal işlemlerin mutlaka yapılacağından, hiç kimsenin kuşkusunun bulunmaması gerektiğini önemle ifade ediyoruz.

 

                        Bu süreçte TMSF Kurumunun ve Başkanı’nın kişisel anlamdaki hukuki ve cezai sorumluluğunu şimdiki hal değerlendirmiyoruz. Sadece, TMSF’nin organize bir şekilde kamu yetkisi ve görevini kötüye kullandığına dair gelişen bulgulardan söz etmekle yetiniyoruz.

 

                        Gelinen aşamada BDDK’nun konumu, özellikle kredi temini aşamasındaki sorumsuz ve pasif tutumunu irdelemek gereği doğmuştur.

 

                        Sabah – ATV’ye, TMSF tarafından el konulmasından önceki süreçte ilgili Ağır Ceza Mahkemesinde görev yaptığı bilinen bir Yargıç’ın, halen BDDK bünyesinde görev üstlendiğini bu aşamada ayrıca ifade etmek gereğini duyuyoruz.

 

                        Bilindiği gibi, BDDK’nun, Bankalar ve Bankacılık Kanunundan doğan yetki , görev ve sorumlulukları vardır.

 

 

 

 

 

                        Konuyla ilgili mevzuat hükümlerine göre;

 

                        Bankalar, kredileri nedeniyle maruz kalınacak riskleri ölçmek, karşı tarafın mali gücünü düzenli olarak analiz etmek ve bunlara ilişkin esasları belirlemek zorundadır. Bankalar, krediler ve diğer alacaklarla ilgili olarak, doğmuş veya doğması muhtemel zararların karşılanması ve bunlar dışında kalan varlıkların değer azalışları için yeterli düzeyde karşılık ayrılmasına, garantilerin ve teminatların alınmasına, bunların değerinin ve güvenirliliğinin ölçülmesine, bunları düzenli olarak gözden geçirmek, tüm bu hususları icra edebilecek gerekli yapıları tesis etmek ve işletmek zorundadır.

 

                        BDKK’nun kararlarının yerindelik denetimine  tabi tutulamayacağı yasada âmir olarak düzenlenmiştir.

 

                        Hal böyle iken, Vakıfbank ve Halkbank’ın, Çalık Grubuna ait Turkuvaz A.Ş.’ne verdiği 750 milyon dolarlık kredinin temini aşamasında, yasada aranan şartların bulunmadığı ve bu konunun BDDK tarafından kaale alınmadığı görülmektedir.